Kategoriler
Defterler Düşünceler ve Ben

Defterler Düşünceler ve Ben

YAZMALI

Yazmalı ne yazmalı senin hakkında yazmalı. Sadece seni anlatan bir başyapıt yazmalı. Eğer arada beni de anlatması gerekiyorsa senin gözünden olsun. Başka insanlar olmalı bu yapıtta? Yok yok olmasın. Hem inandırıcı olmaz ki biz beraberken onları görürmüydük. Ağaçlar olmalı bu eserde? Buna evet demeliyim. Onlar olmazsa seni hakkıyla anlatamamaktan korkarım.

O güzel sonbahar ayında yapraklarını dökerken ağaçlar; sen sağlı sollu  banklarla kuşatılmış yoldan bana gelirdin. Üzerindeki trençkotun baharın renginde olurdu. Senin saçların daha açık renkte… Omuzlarının iki yanından aşağı dökülürdü. Daha yolun başında göründüğün andan itibaren doğruca bana bakarsın. Beni görünce takınmayı huy edindiğin çocuksu gülümsemen…

Sen yürürdün. Bank sırasının en sonundaki ,bizden başka kimsenin oturmadığı bankta , senin gelişini izlerdim. Her seferinde, bana geldiğine inanamayarak ; her seferinde içimi ısıtan garip bir heyecanla ve senin hala yanımda olmayışının sabırsızlığıyla seni özlerdim.

**

İki yıl…  Koskoca iki yıl önce tam bu sıralarda biz o bankta oturuyoruz ve Eti’nin her nedense üretmeyi bıraktığı o bisküviyi yiyoruz. “-yor” eki diyorsun sana çok yakışan bilmiş ifadenle “şimdiki zamanı anlatmak için kullanılır burda bir anlam kayması oluşmuş.”. Eline benle dalga geçme fırsatı geçtiğinde hiç kaçırmazsın ve ben seni en çok benle dalga geçerken severim. “Bir de başyapıt yazacağım diyorsun.”

Haklısın sevgilim ama sen de lütfen açıklamama izin ver. Şu anda tek başıma oturduğum cafe’de içtiğim kahvenin ağzımda bıraktığı tat kadar gerçek bu duygular. Hatta şu anki durumdan örnek vermem gerekirse “sigara içiyorum” diyebiliriz. Ama bana sorarsan da bu yanlış bir kip olur. 8 ya da 9 nefes alıyorum işte bitti bile. Ağzımdaki tadı da kahveden aldığım yudumla birlikte ortadan kalkacak. Keza kahve için de aynı şey geçerli. Biraz sonra çay söyleyeceğim ve puf… Kahvede yok olmuş. İşte sevgilim tüm bu anlarda biraz sonra burdan çıktığımda kalabalık caddede yürürken, yurda giden kimsesiz cadde de ; arkadaşlarımın anlamsız sohbetlerini dinlerken en sonunda başımı yastığa koyduğumda bile  bu anların hepsi yapılmış ve bitmiş olacak . Ama sen sevgilim, sen hep kalacaksın. Şimdiki zaman kipinin hatta gelecek zaman kiplerinin gideceği yer her zaman belli. Ben ise tüm bu zamanlarda hep seni sevi-yor olu-yor um.

Kategoriler
Uncategorized

Gündelikçi

-Asuman dikkatli ol! O vazoyu Çin seyahatimden aldım kırarsan külahları değişiriz.

Ayy! Bunların vazoları, heykelleri, tabakları, çanakları bitmez canım. Bir kere de kullansalar içim yanmayacak. Hepsi gösteriş, hepsi de toz tutmaktan başka ne işe yarıyor.(öfkeyle ve  dikkatlice tozunu alır vazonun)

-Peki Feza Hanım.

Aptal kocakarı haritada Çin’in nerde olduğunu gösteremez. Tarih öncesinden kalma bir Atlas’a burnun ucunda sallanan yakın gözlüğünün elverdiği kadarıyla bakıp durur. Kolay lokma olarak gördüğü bana bir takım lakırdılar savurur.

-Ay canım Rusya akşamları da ne soğuktu. Ercüment abini lüks bir mağazaya sokarak zorla ateş pahası bir palto aldırmıştım. Samur kürkü…

Hım hım hım samur kürküymüş .”öyle mi hanımım”, ”harika hanımım ”,şaşkın ve hayran bir ifade takınıp “gerçekten o kadar pahalı mı hanımım”

Kocakarı susmaz ama böylesi daha iyi işime karışmasındansa. Belki birkaç rafı atlarım bu sayede sohbet ayağına. Temizlik yapmayı severim aslında. İnsan ne yaparsa yapsın işini sevmeli değil mi. Ortalığı toparlamayı, çamaşır katlamayı, ütü yapmayı…Kafamdaki düşünceler daha az sıkar canımı işin yoğunluğunda unutması gerekenleri unutur hatırlaması gerekenleri hatırlar insan. Arap sabununa  biraz çamaşır suyu ekleyeceksin şöyle savurarak geniş geniş viladayı…Sildiğin yere basmayacaksın. Öyle ayarlayacaksın kovanın yerini silmeye başlamadan. Süpürgenin sesi bile rahatsız etmez beni, koltukların üzerinde gezdirirken  arada çıkan “huup” sesi içini gıdıklar hoşuma gider. Toz olmak ise o tamamen ayrı bir rezillik. Bir kere kalıcılığı yok. Gittiğim yerlerin hepsinde nah maşallah  boyumun iki katı pencere…Bir rüzgar girdi mi azcık iki saatlik emeğiniz hop gidiverir. Bir de bu hanımların çoğunda “kandıramazsın beni” havası olur. Televizyonda gördükleri cadı karıları taklit ederek sağa sola sürterler parmaklarını.

”Asuman bu ne?”

Elinin körü anacım elinin körü. Arşa yakın diye oturun diye ben mi söyledim. İnsanın asansörde yoldan canı sıkılır mı yahu. Benimki bu hanelere çıkarken sıkılır işte. Pencereler de ayrı dert tabi. Neyse ki şu mıknatıslı süngerler çıktı da o işi de hallettik. Bazıları hala öyle olmaz çık sil derler.

“Ayşe abla öyle deme … mahallesinde … kadın düşmüş şak diye beyni bile kalmamış zavallının”

Korkar inanırlar, karışmazlar işime. Karışmasınlar zaten ben de iş ahlakı vardır anam. Hangi hanım pişman olmuş beni çağırdığına. Toplandıklarında iki üç laf döndürürler bilirim ama laf olsun torba dolsun diyedir onların ki. Ben gelmesem koca evlerini bir yevmiyeyle  temizleyecek kimi bulurlar. Param fazladır ama iki yevmiyelik değil yani. Sabah erken gelir günü batırıp bir günde altını üstüne getiririm işin. Şu Feza Hanım’a söylesem de bir kahve yapsa bana hem onda karanfilli siyah sigaralardan da vardır. Yorgunluğun üzerine bir tellendiririm .Mis…

-Feza Abla bana bir kahve pişir yahu, öğlen oldu?

Nermin  Hanımlarda tatlı eksik olmaz. Ergen kızı tatlı yemeye bayılır. Salıları gittiğim  Yonca Hanımlar neymiş efendim şekeri hayatlarından çıkarmışlarmış. Kahve dedim bir kahve çıkardı geldi tadı çamur gibi. Neymiş efendim metabolizmayı hızlandırıyormuş. Moralim bozuldu, öyle iş mi olur canım. Nasıl ustanın yemeğini, tatlısını eksik etmezsen; bizim durumda da aynısıdır. Bizim işte ustalık işidir, zanaat işidir. Zanaatkar aletini bilir, alışıktır eli. Hata yaparsa da kendinden kaynaklanır. Biz de öyle mi. Her evin çamaşır makinesi ayrı marka, ütüsü başka memleketten… Yeri gelir hanımların yemeğini de yaparız biz, bak ondan bahsedilmez çok. Fırının ayarını bir yanlış yaptın mı o ev o akşam aç. Bak hele şu baskıya. Aman neyse Yonca Hanım’a da söyledim zaten benim için bir avuç Türk kahvesi bulundursun artık. Senin şişko kocanın kahveyle zayıflama ihtimali mi var derdim de sustum konuşmadım. Ay üzüldüm onların da oğlanları evden mi kaçıyormuş ne?

-Feza Abla!

Kış bahçesinde öylece duruyor. Gümüş küllükteki sigara, kağıdını yiyip bitirmiş; tütüyor. Feza abla aşk merdivenine dalıp gitmiş

-Abla iyi misin(böyle anlarda hanımlar gider ablalar gelir)

Yaşlılık lekeli kaplamış ince derili ellerini tutuyorum.

-Ha! Dalmışım öyle. Kahve mi diyordun. Dur kalkayım…

-Boşver şimdi kahveyi canım. Ne oldu  güzel ablam anlat nereye daldın öyle.

-Ercüment’le yıl dönümümüzdü bugün. Gazetenin tarihine bakınca aklıma geldi birden.

-Deme ya kaç yıl olacaktı abim yaşasaydı(Beyler abilere dönüşür)

-Elli, elli koca yıl. Bu yıl bizim altın yılımızdı. Sarraf Tacettin’de çok beğendiğim bir yüzük vardı onu alacaktı bana hayatta olsaydı. Ben “sen alamadan satacaklar Ercüment Bey” diye takılınca “ben ayırttım onu sen merak etme” derdi. Senin de canını sıkıyorum biliyorum. Benim konuşma şeklim böyle olmuş bundan sonra da değişmez. Ercüment Bey’le de(sevgilimler  kocamlara, kocamlar  beylere döner) takışa takışa, didişe didişe geçinirdik. O öldükten sonra anlıyorum meğer beni ne çok idare ediyormuş. Çevremde kimse kalmadı bu dilimden. Biliyorum senin de kalbini kırıyorum arada sırada, ciddiye alma beni kızım olur mu?

-Lafı mı olur Feza Ablacım(-cım’lar ve -cimler ihtiyaç halinde ordadır,kullanınız).Ben seni bilmez miyim. Kaç yıldır gelip gidiyorum ben sana. Sen kızarsın ama  ağzımdan kaçıverir “abla” derim. Gerçekten ablam olarak görürüm seni. Amaan abla! Ben de yalnızım biliyorsun. Ercüment abimle ne güzel zamanınız geçmiş .Bak sen diyorsun elli yıl… Şimdilerde öyle mi altı aya boşanıp ömür boyu nafaka yiyor hatunlar. Sizin birlikteliğiniz tüm aşk filmlerinden daha gerçektir, hepsini cebinden çıkartır valla. Sen üzülmeyi bırak bakıyım.Aaaaa!Ben şöyle güzel bir kahve yapıyım ikimize.

Alışık adımlarla mutfağın yolunu tutuyorum. Yeni sildiğim mutfak tezgahı pırıl pırıl. Üzülüyorum kadına ama ne kadar çabalasam da anlayamam onu biliyorum. Bu yüzden üzüntüm de geçici hatta biraz da “olsun” diye var. Böyle üzüntüler insanı “devam edemez” kılar. Yine de insan üzülecekse güzel bir koltukta oturup yaşama kaygısının ona ulaşamayacağı bir yükseklikte olması iyidir.

Yıllar geçti, benim de üzüntülerim oldu. Her sabah gittiğim evlerin birinde bıraktım onu, belki sildim; belki süpürdüm üstünü. Babam liseden sonra okuyamazsın dedi ertesi gün sabahın köründe beni kovalayan köpeklere taşa atarken taşın ucuna bağladım öfkemi. İlkokuldan beri “sevdiğim” diye beni çağıran adam biz tam nişanlanırken ortalıktan tüyüverdi. Ertesi gün gittiğim evde yaz için halıların yıkanıp kaldırılması gerekiyordu. Elimdeki naylon lifi hırsla sürttüm köpükler yüzüme yapıştı göz yaşlarım sabun yanığına sakladım. Ellerimi bilerek içe doğru bastırdım parmaklarımdaki derilerle birlikte gitsin çığlıklarım. Gitti de, gitti…Bazı zamanlar olur ki ne zaman neyin başıma geldiğini unuturum. Sabahın kör karanlığı almazsa akşamın alacası alır acı anıları ,hiçbiri olmasa yorgunluğum her daim yardımcıdır.

Kapının zili çalıyor, ben ise cezveye kitlenmiş bakıyorum. Kahvenin altını kıstım gitmeden önce ama yine de taşacağı korkusu kapıya gidene kadar benimle. Kül sarısı saçlarıyla Sarraf Tacettin’in çırağı. Çarşının içindeki küçük dükkanın önünden geçerken görürüm onu, sokağın kalabalığına dalıp gitmiş. Hayalleri daha büyüyemeden tıkılıp kalmış iki buçuk metrekarelik  yerde  yemek yer,güler,büyür(ışık da görmediği için çok da büyüyemez)

-Abla teslimat vardı.

Elime kalın naylondan küçük bir poşet tutuşturdu bir şey soramadan asansöre doğru koşarak uzaklaşıyor(Belki de ustası kızmadan önce yarım saatliğine top oynamayı arzular. Aylak çocuklar sokakta arada beliren bu sıska çocuğu fazla sevmez dışlar mutlaka. Olsun. Oynayamasa da izlemeyi sever onları. Çocuklar süratle ve hevesle koşarken etrafa saçılan taş parçacıkları hoş sesler çıkartır. Ah bir kere dahil olabilse maça ne kadar güçlü olduğunu gösterecek onlara. Hayır! Sevdiği bir kız vardır  o kızın dershane çıkışına yetişmek için koşarak gitmiş olmalı. Öğrenciler dershanenin dar dış kapısından birbirini ezerek çıkmaya çalışırken gözleri kapıya dikili onu bekler. Ağzında bir sigara vardır mutlaka,bakışları serttir boyna da biraz açı verirse…Nereye koşarsa koşsun bir dahaki teslimata yetişmek için koşmasın. Daha daha derken gençliği yitip gitmesin. Biraz serserilik yapsın,biraz sevsin,biraz top oynasın…)

Feza Abla’nın yanına giderken poşetin içindeki kutun dizime çarpmasıyla anlıyorum neyin geldiğini. Feza Abla poşeti hiçbir şey söylemeden ona verdiğimde hiçbir şey anlamadı ta ki çırağın kötü yazısıyla çiziktirilmiş Ercüment Abi’nin sözlerini duyana kadar.

“Canım sevgilim, güzelliğim, eşim senin gözlerine bakarak geçen yıllar bana bir göz kırpışı kadar kısa gelse de takvimler aksini iddia ediyor. Ellinci yılımız kutlu olsun”

Artık temizlik filan yalan oldu. Akşama kadar ağlaştık durduk Feza Hanım’la ben bile birkaç damla göz yaşımı esirgemedim bu birlikteliğe. Kahve taştı, arka odaların silinmesi kaldı. Akşam geç vakte kadar Feza Hanım’ın kızının gelmesini bekledim. Ocağı pis bırakmaya gönlüm elvermedi bu arada oraları da sildim.

Sarı sokak lambaların altında durağa doğru yürürken zengin apartmanların bahçelerinde açan çiçeklerin kokusunu derin derin içime çekiyorum. Bugün benim içi yorucu bir gün oldu. Çantamdan çıkardığım eşarbı bir refleksle bağlıyorum kafama. Bugünden içime kalan mutlu bir hüzün oluyor. Bir kıskanma değil de bir gıpta hissi içimi gıcıklıyor. Sokağın sonuna geldiğimde unutuyorum, yorgunluğum imdadıma yetişiyor .

Her gün olmasa da yaşarım böyle şeyleri gündelik olarak ailelerin içinde var olur akşam olunca yok olurum. Bu ailelerin hepsinde de o gün ne yaşanırsa yaşansın akşam vakti bir ışık yanar.

Çiçek kokularının yerini şimdi araba egzozları ve kömür kokusu aldı. Durağın izbeliğinde beklerken katları sayıyor ve çıktığım evdeki pencerelere yansıyan gölgelere bakıyorum: iki gölge. Ana kızı sarılırken görüyorum belki de uyduruyorum. Dolmuşa beni evime götürür. İçinde ışık yanmasa da benim sadece benim evim orası. Kızgın ,küskün ve tükenmiş insanları  görmektense dolmuşun camından caddenin ışıklarına bakarım. Eve gidince ışığı açacak gücüm yok bugün ışığı görünce çaya gelecek komşuları hele hiç çekemem. Yatağıma gidip yatacağım yemek de yiyesim yok. Bugün kötü günlerden biri, önemi yok. Yatağımın tepesindeki tavan hayallerimle her daim ışıl ışıl parlar, oraya giderim bende.

Açacağım bir gün dükkanımı adı da Neriman Hanım olacak. Kim ne derse desin. Altında da daha küçük harflerle “ev yemekleri”. Sıcak yemek bulunur yazarım belki cama. Aman canım soğuk yemek mi olur.4 çeşit yemek on beş lira. On beş de az mı oldu ne? Ekmekten para almak bana yakışmaz, limonu da komşum Aysu’nun memleketinden getirsem…Ne olursa olsun, dükkanımın pencereleri gittiğim evlerdeki gibi yerden başlayıp tavanda bitecek, yekpare cam olacak. Her gün pırıl pırıl yapıcam onları, en pahalı deterjanları alacam onlar için; bezleri bir kereden fazla kullanmayacağım. Ova ova ,bastıra bastıra sileceğim. Her gün bahtım biraz daha açılacak. Sokaktan geçen insanların yerine koyup bakacağım kendime ve göreceğim beni:

Çalışkan,mutlu,başarmış.

Son

 

Bu hikaye temizlikçi ablalarını sarsılmaz bir saygıyla anan tüm çocuklara gelsin. Bilirim onlar büyüyünce de “emeğin” değerini bilirler.

20/09/2019    00.17

Ankara/Söğütözü

T.K

Kategoriler
Uncategorized

Uçaktaki Kız

Belki de hiç konuşmayacaktık. Uçak kalkarken ki sarsıntı sırasında, elimi kavramak ister gibi hareket ettirmesi hemen sonra kendine hakim olması ;uçak gideceği doğrultuda yön değiştirirken gözünü kapatması yüreğimi titretti. ”Uçaktan korkuyor musunuz” sorusunun ağzımdan çıkışına engel olamadım. Zoraki bir tebessümle “sanırım evet” dedi. Benim aklımda korumacı her erkek gibi-en derinlerde- kıroca bir halde “bana sarılabilirsin güzelim” cümlesi geçerken tabi ki bunu ona söylemedim. Erkeklerin eğitimi biraz da içindeki kıroyu dizginlemekle alakalıdır. Kendiliğinden şu sözler döküldü ağzımda “bu uçak, kalkış anında düşseydi ölmeden önceki o son anda neyi yapmadığına  pişman olurdun”. Biraz tedirgin olsa da benim gereksiz sırıtışım ona güven verdi ve anlatmaya başladı. Kızın ayağında kısa bilekli konversler ve oturunca daha da kısalan şu kot şortlardan vardı, basit bol bir siyah tişörtle uçak kombinini tamamlamış yanıma oturmuştu işte.” Bilmem ne yapmak isterdim” kafamda hemen eleştirel bir cümle parlamıştı bile. Hüküm vermekten hiçbir zaman geri durmayan bu ses herkesin ölmeden önce yapmayı istediği en az bir şey olması gerektiğini salık verdi.

“köpeğimi görmek isterdim herhalde”

“köpeğin mi var”(ne kadar da mantıklı bir cümle ya bu sesimdeki hevesli ton da ne?)

“Evet”

“ne cins”(herhangi bir köpek cinsi bildiğimden şüpheliyim. Sokak köpeği bir cins sayılıyor mu)

“labrador”

“eve giren hırsıza bile sırnaşır derler ama doğru mu(lütfen doğru olsun)”

“bilmem bizimki biraz soğuktur herkese karşı yalnız bana sırnaşır.”

“AHHAHAAHHA”(Allahım ben ne yapıyorum komik bile değil söyledikleri) Ne zaman aldınız?

“Annemler ben üniversitede eve çıkınca  hediye olarak aldılar.”

“Evde bakılması zor değil mi. Abimlerin de arkadaşlarıyla kaldıkları eve bir arkadaşları emanet bırakmıştı da……

En güzeli de ne biliyor musunuz. Aslında hiç gerçekleşmemiş hikayeler yazması. Tüm ön yargılardan uzak basit ve gerçek arzularla hayallerde şekillenen hikayeler… Onları sizden kimse alamaz. O hikayeler ikincil kişilerin samimi olduktan sonra ortaya çıkan basit kişilikleriyle baltalanamaz. Bir kağıda yazarsanız en iyisi, arada açıp okursanız daha da güzel. Kendinizi kendinizle doldurmak tekrardan ve tekrardan. Aslında kendinizi kendinize anlatmak için yazmak.

Bu anlayışla yükselir krallığınız bilinçaltınızın karmaşık seslerinden. Yazdığınız her harfle bir tuğla belirir arşa doğru. Belki bir kule belki bir kale inşa olur. Bir sanatçı yaşar bu yüksek yapıda herkesi gören ve kimsenin görmediği.. Esen rüzgar yalnızlığını dindirir. Gösterdiği iyi niyeti karşılamak için kendi elleriyle ektiği çiçekler birbirleriyle yarışır. Bir gün batımında dostu rüzgarın burnuna doldurduğu çiçek kokularında gerçeği bulur. Gözleri kapalı ağzı, anın zevkiyle hafif açık , güneşin ışınları yüzüne dokurken kendini bulur. Sadece kendini başkasını değil.

“Sayın bayanlar baylar ve sevgili çocuklar şimdi kaptanınız konuşuyor…”

Kategoriler
Uncategorized

Knock Out* Hayali

Bir tuhaf arabesk!

Heyecandan küçülüp kalmış bir çocuk soyunma odasının sessizliğinde kendi kalp atışlarını duyabildiğini fark etti. Bunu fark edince daha da bir heyecanlandı kalp atışlarının sesi daha da bir arttı. Soyunma odasının kirli mavi karoları, teneke oturakların griliğine yansır, üzerindeki pas lekelerini kapatabilmek için iğrenç pembe bir renge boyanmış giysi dolapları bir yol şeklinde tuvaletlere çıkar. İşte hikayemizin ana atmosferini de burdan taşan sidik ve bok kokusu oluşturuyor. Bu kokunun alışılacak bir tarafı yok. Her seferinde burun çeperlerine daha da yoğun bir şekilde çarpıyor. Etraftaki  buruşturulup atılmış kağıt havlular, terden soluklaşmış el havluları bazı açık dolapların rafların üzerinden sarkarken zeminle dolapların arasına sıkışmış sahipsiz külotlar bir an önce şehir dışındaki çöp dağlarının arasında yer almayı bekler.

*maçı tartışmasız sona erdiren yumruk.

Çocuğun adı Murat. Annesinin sessiz sakin dayısının adını koymuşlar ona. Dayısı yaşadığı müddetçe elinde ne varsa olmayana dağıtmasıyla bilinirmiş. Yaşlanıp kanser olduğunda elindekileri tutsaydı alacağı fazladan kemoterapi seansları olmadığından uzun sürecek ölümü iki ayda gerçekleşmiş. Hastanenin servisini bekler dayısı, gözünü sokak lambasının dibinde her nasılsa çıkmış akşam sefasını izler. Cenazesine yardım ettiği kimse gelmez dayısının. Caminin yaşlı cemaati sıradan bir öğlen etkinliğinden sonra sevap defterlerine bir artı daha koyarlar.145. artı çocuğunu reddeden kasabındır,146. Dedikodusu çokça yapılan mahallenin ablasına aittir,147 ise dayısının.

Doğuştan parlak kahverengi bir teni var. Vızıldayan floresanın ışığında kaburgaları sayılıyor. Bu tene bir de simsiyah gözler ekleyin. Koyu kahve değil geceleri parlayan sokak köpekleri gibi gözler onunkisi. Dayısı gibi dalgın bakıyor ne sesi duyuyor ne kokuyu kalp atışlarını duyuyor ama hemen sonra unutuyor. Tüm yazarların iddia edeceğinin aksine aklından hiçbir şey geçmiyor. Bir şey düşünmeyi sevmiyor, bir hayali yok. Bir hayalinin olmasına gerek de yok. Anlatamaz kendini. Dinleyeni olmamasına o kadar alışmış ki lafa nasıl başlayacağını bilemez. Onun yerine ben anlatıyım onu size.

Murat doğduğunda annesi babası çok sevindi. O zamanlar pek tabi tahmin edeceğiniz gibi bu halinden daha küçüktü .İnanması zor ama saçında sarı tonlar kendine yer bulurdu. Annesi ana sınıfı öğretmeni babası bir devlet kurumunda memur…Annesi ve babası onu dünyaya getirirken yüksek bir amacın  buyruğu altında değillerdi. Babası hiçbir zaman yükselemeyeceği memurluğu düşünüp “hayatta daha nasıl ileri giderim ,en iyisi bir çocuk dünyaya getireyim ona asla gerçekleştiremeyeceğim hayalleri yükleyeyim” demiyordu. Annesi de bir çocuk  özlemiyle yanıp tutuşmuyordu: ”benim oğlum tüm kızları peşinde koşturacak” demiyordu mesela. Tamamen doğal bir sürecin sonunda doğal bir  rutinde cumartesileri yapılan birleşmelerin birinde Murat annesinin karnında kendine yer buldu. Bu halinden daha küçüktü hatta doğduğu ilk andan bile küçüktü. Saydam bir kurbağa yavrusu gibiydi.Belki biraz koyusundan..

Murat üç yaşına bastığında annesi anaokulunun hademesiyle kaçtı gitti. Yazdığı mektupta  aşktan bahsediyordu. Babası onun gidişiyle gazete kuponuyla aldıkları ikinci sınıf aşk romanları öfkeyle çöpe attı. Annesi son zamanlarında fazlasıyla kitap okumaya sarmıştı. Babası işe gitti türlü boynuzlanma şakalarına maruz kaldı, sabretti. Emekliliğinin dolmasına altı yıl vardı. İstese de çıkıp gidemezdi. Her gün acı çekti babası her gün pişman uyandı.

Durun burda babasının düşüncelerinden sıyrılıp aslında olanları anlatmalıyım. İştekiler çok da uzun süre dalga geçmediler aslında. Devlet kurumlarındakilerin dedikodu malzemesi her zaman devinim halindedir ve güncel olaylarla dinamik tutulmalıdır. İki hafta sonrasında müdürün şubenin hafta sonu buluşmasına metresini getirmesine, çalışanlardan birinin karısını başka şubelerdeki yüksek mevki sahiplerine pazarlıyor oluşuna, muhasebecinin çocuğunun polislerce nezarete götürülüşünün nedenine kadar dedikodu konuları çeşitlilik gösterir. Sabahleyin yağlı poğaçalar inleyen metal masaların üzerinde tüketilirken ağızları yağdan değil bu muhabbetlerin şevkiyle sulanır.

Daha önce dediğimiz gibi babası kendisiyle dalga geçilmediğine istese de inandırılamazdı. Her bakışı kendisine yordu her lafı kendisine hakaret olarak bildi ve gün geçtikçe biraz daha delirdi.

Alkol yardımcı oluyordu başlarda. Karısı gittikten sonra Murat’a bakmaya gelen annesinin laf sokuşlarından çekinip dışarda içerdi. Sonrasında parası yetişmedi annesini umursamadan evde içiyordu artık. Ne kadar içse de sabah kalkmayı bilir babası. İşine gitti öğle arasında uyudu günde bir öğün yedi.

Babası Murat’ı anlayamaz nasıl anlarsın.

Babaannesi Murat’a annesinin dedikodusunu yapar.Tıslamaya benzer sesleri arapça dualara karışır

Babaannesi Murat’ı anlamaz nasıl anlasın.

Murat’ın amcası mahallede köhne bir apartmanın altında boks salonu işletir. Mahallenin çocukları birbirini dövmenin resmi bir yolunu buldukları için sevinçle koşarlar salona. Aylık çok az bir para alınır. O parada zaten ayda bir temizliğe gelen kadına verilir. Boks için gerekli her şey vardır gerekli olmayan hiçbir şey de yoktur. Deri atlama ipleri, eski ustaların eliyle diktiği boks torbaları(1 tanesi böyledir aslında diğeri spor malzemeleri satılan bir yerden alınmış eski öğrencilerden birisinin hediyesidir. Amcası ikisinin farkını her fırsatta belirtmeye bayılır. Gerçekten de farklıdır.Bu torbada incinen bilek daha bir sağlamlaşır.).Salona koşan çocukların onda dokuzu değil yüzde doksan dokuzu bir ay geçmeden bırakır. Boks’un sert adaletli tarafı çocukların masum ahlakından mahrumdur. Gözlük takman, cılız olman, ameliyatlı olman veya olmaman o gün moralinin bozuk olması fark etmez. Yumruk her zaman suratına gelir ve o yumruk yenilir. Dayak atmak kolaydır da dayak yemek zordur. Boks ise çoğu zaman yumruk yemekle alakalıdır.

Murat eli avuçlarında pislikten kaygan eski matların üzerinde birbirine yumruk atmaya çalışan insanları izler. Nefesleri kesilir bu insanların suratları morarır. Bir yumruk geldiğinde bloklasan bile her zaman bir iz bırakır. Ama az ama çok… Çoğu insan tüm gücüyle attığı yumrukların 30 saniye sürdürebildiğinde korkuya kapılır, aynı tüm hayat hikayelerini yazsalar arkalı önlü bir beyaz sayfayı bile dolduramayacaklarını gördüklerindeki gibi. Her yumruğunda zamandan biraz kendinden çok harcayarak devam eder boks. Ellerinle istesen bile kafanı korumak için kaldırmadığın antreman maçlarında yediğin yumruğun öğrettikleri bir zorunluluk halinde değildir. Zaten kimse de antrenmandan önce sabah ya da öğlen koşu yapmak zorunda değildir. Yorulup yavaşladığın, yavaşlayıp yumruk yediğin zamanların insanın içine işleyen bir tarafı vardır.

Günler geçiyor esmer çocuk halıfleks kaplı merdivenin basamağına tünemiş, ayrılmıyor. Salona gelen bütün insanları tanır tüm maçları izler. Kimin geliştiğini kimin geriye gittiğini gözlemler.

O günü hatırlıyor Muhasebeci Hakkı Bey’in büyük zaferini…

Hakkı Bey haftada iki gün gelir: pazartesi ve cumaları. Kıvırcık seyrek saçları her daim üç santimden fazla olmaz; alnından epeyce seyrek.(Bu Hakkı Bey Murat’ın babasının dairesinde çocuğa karakola düştü  diye dedikodusu yapılan memur olsun. Ne de olsa iyi hikayecilik bunu gerektirir!)

Eski yeşil eşofmanlarını çeker, gözlüğünü çantasının güvenli bölümüne koyup aynanın karşısında ağırlıklarla çeşitli kombinasyonları çalışır.

Bir de Alparslan var salonda o sıralar. Daha önce anlattığımız mahallenin zıpır çocuklarında. Amcası onların kendi aralarında birbirlerine vurmalarına izin veriyor. Daha önce yüzlerce kere yaşadığı gibi bir şeyler öğretebilmek için sıkılmalarını bekliyor. Alparslan tabiri caizse tam bir ergen irisi:Suratında sokaklarda korkusunu saklamak için kullandığı yılışık bir sırıtış, kaşında atılan dikiş izleriniz yeri var; kolları uzun omuzları geniş. Bunlar da doğal gücünün en büyük nedenleri. Arkadaş grubunun hepsini kolayca dövebildiği için pohpohlanıyor, gözleri alt edebileceği yeni avlar peşinde. İçindeki öfkeyi atması lazım. Ne disiplinle biten okul kavgaları annesinin oruspu olduğunu unutturur ona ne de nezaretle biten sokak kavgaları babasının annesinin pezevengi olduğu gerçeğini değiştirir(Evet! Doğru tahmin. dedikodusu yapılan yüksek mevkilerdekiler karısını pazarlayan adamı hatırlayın. Alparslan onların biricik oğulları …İyi hikayecilik iş başlında!)kavgalar hep yarım, kendisi hep eksik… Öfke boşlukları doldurur. Gözlerinin kendi halinde antrenmanını yapan Hakkı Bey’i bulması çok uzun sürmüyor.

-Dayı seni hep çalışırken görüyorum ya. Gelip bize bir şeyler öğretsene.

Hakkı Bey anında duruyor, Murat’ın amcasına bakıyor. Murat’ın amcasının ufak bir baş sallamasının ardından  ortalık da birden ciddi bir rüzgar esiyor sanki. Hakkı Bey ellerini büyük bir hızla sarmaya başlarken amcası Murat’ın omzuna “şimdi iyi izle” der gibi vurarak merdivenden aşağı iniyor

-üçer dakikadan üç round olacak boksörler hazır olduğunda maçın hakemi ben olacağım.

Alparslan’ın suratında yılışık ifade hala devam ederken ciddi havanın etkisiyle suspus olmuş arkadaşlarına laf atıp hala dalga geçmeye çalışıyor. Ellerini nasıl sarmasını bilmediğinden Murat’ın amcası sarıyor ellerini, bir  tane eski kask geçiriyor kafasına. Gevşek ağzını dişlikle kapatıyor

-Dövüş!

İki tane şimşek hızıyla solun bir tanesi Alparslan’ın tam burnuna ikincisi zar zor kapattığı gardına geliyor. Yumruğun şiddetiyle  eldivenleri kendi suratına çarpıyor. İstemsizce arkasını dönüyor. Amcası hemen araya giriyor

-Rakibine sırtını dönemezsin. Bu sana ilk uyarım.

Eldivenlerinden tutup kendisine sertçe çekiyor onu ringin ortasına getiriyor.

-Dövüş!

Alparslan akıllıca bir hareket olduğunu düşünerek gardını kafasının üstüne kadar kaldırıyor ama rakibini her daim görmesi gerektiğini unutuyor.

Hakkı bey tarafından atılan tüy gibi üç dört sol, Alparslan’ın gardında patlıyor. Alparslan tam o anda boksu çözdüğünü düşünüyor, yumruk yememek için gardını böyle tutması yeterli. En azından hala feci halde sızlayan burnunun acısı geçene kadar. Tam o anda keskin tok bir sol kroşe geliyor Hakkı Bey’den. Kancanın sivri tarafı ucudur*

*Kroşenin İngilizce karşılığı hooktur,gündelik manada “kanca” demektir.Atılma şekliyle yakın mesafeden rakibin gardını nerdeyse işlevsiz kılar.

Alparslan’ın çenesi kırk beş derecelik açıyla sağa dönerken ayağındaki tüm uyarılmış kas hücrelerinin beyniyle bağlantısı kopuyor. Hakem sert bir sesle saymaya başlıyor.

-1…2…..3

Hakkı Bey çok sert vurmadı bir çıkıkçı veyahut bir şifacı gibi geleneksel bir pratikle iyi bir boksör olarak insan vücudunu çok iyi biliyor.

Alparslan ayakta vücudu zangır zangır titriyor. Nice kavgalardan sağ çıkmasını sağlayan öfkesi üzerinde. Hakemin “dövüş” komutunu beklemeden sağa sola çılgın yumruklar sallamaya başlıyor

Hakkı Bey bu gençlere gerçekten bir şeyler öğretmeye kararlı. Hiç zorlanmadan yumrukların altında sıyrılıyor. Bazılarını omzuyla blokluyor. Bazılarını da rakibe sarılarak egale ediyor.*Küçük boks ringinin tüm santimleri sanki onun. Alparslan boğulur gibi sesler çıkartarak bir süre devam ediyor yumruk yağmuruna. Hakkı Bey sabırla kaçınılmaz sonu bekliyor. Nitekim Alparslan da yorgunluk belirtileri başladı o belki farkında değil ama artık yumrukları eskisi kadar hızlı değil. Sağ eli havadayken açıkta olan çenesine Hakkı Bey’den tam zamanında gelen bir sağ yumrukla** sanki kendisine yumruk atmış gibi hissederek yere yapışıyor. Yerde oturur pozisyonda bir şey görmek ister gibi sağına soluna bakıyor. Işıkları kimin kapattığını merak ediyor***

*sarılmak:clinch.Rakibin temposunu bozmak için veyahut dinlenebilmek için kullanılır.Panamalı dünya şampiyonu Roberto Duran clinch oyunlarıyla meşhurdur.

**counterpunch:Modern boksun evrildiği olay.Boksörler boşa yumruk atmayarak iyi bir defans yapıp o tek yumruğu kovalar.Rakibin kendi momentumunu da bozduğu için isabetli bir counterpunch fazla hasar bırakır.İnglizce de “timing”denilen yüksek zamanlama becerisi gerektirir.

***grogi:boksörlerin ağır bir yumruk etkisiyle geçirdikleri bilinçsizlik hali.Boks maçlarında knock down olan boksörlerin bazı durumlarda dıştan iyi gözükseler bile ayağa kalkamadığını görürsünüz.

 

İster inanın ister inanmayın  Alparslan’ın sadece öfkesinin yenilmesine ihtiyacı vardı. Bu gücün kötü olduğunu içinden biliyordu ama hayatta kalmak için onun kudretine ihtiyacı vardı. O günden sonra salona düzenli gelmeye başlıyor. Onu hem daha güçlü hem de daha iyi bir insan haline getirecek yeni gücünü keşfetmeye çalışıyor: aklı.

Tüm bunlar olurken Murat ’da oluşan değişik hali anlatmalıyız. İlk defa oturduğu yerden kalktığından ve elini sağa sola doğru ne yaptığını bilmeden heyecanla sallayışından ve o akşam dükkanı kapatıp çıkmadan amcasıyla titrek bir sesle konuştuğundan bahsetmeliyiz.

Amcası asla onu övücü bir şey söylemedi: Ne grubundakilerin ağladığı antrenmanlara gıkını çıkarmadan katlandığından ne Alparslan’ı yendiği kıran kırana geçen o antrenman maçından sonra. Amcası Murat’ı sevmiyor gibi ama aslında öyle değil. Ne kadar zorlarsa o kadar iyi olacağını biliyor. Biliyor her insanın içinde bir maden olduğunu  ama yüzeyde ama çok derinde. Kişi kendi içinde derinlere inebilirse ortaya çıkan şeyin en yeteneksizinden en yeteneklisine, şaşırtıcı  bir güzelliği olduğunu.

Murat her sabah babaannesiyle sabah ezanında kalkıp koşuyor. İlk başlarda sokağın sonuna kadar gidip geldiğinde yorulurken şimdilerde mahallenin çevresinde beş tur attıktan sonra bile nabzı çok yükselmiyor. Amcası Murat’a ihtiyacı olan her şeyi öğretti :ilk önce torbayı ittirmeden yumurk atmasını, sonra yumruğunun gücünün aslında senin yumruğuna ağırlığını ne kadar verip vermediğinle alakalı olduğunu.

-Ayaklar tetiğidir bel namlusu omuzlar kurşunudur yumruğun. Tetik olmadan silah patlamaz namlu olmadan kurşun silahtan çıkmaz.

En azından amcasının dedikleri bunlar ama ne hikmetse amcasının dediği her şey doğru çıkıyor. Hoş yanlış olsa da Murat yine yapardı. Ona bu zamana kadar ne yapmayacağını söyleyen çok oldu ne yapacağını bir amcası söyledi.

Boks torbasında kendine karşı geçen onca zaman hep aynı şeyler yapılır. Saatlerce tekrarlanır.Bir ay sadece sol attı torbaya. Nefes al, sol ayak ilerde sağ ayak 45 derecelik açıyla arkada. İleri attığın yarım adımla birlikte ileri düşen ağırlığını yumruğunu aktar. Yumruk torbaya değdiğinde nefes ver.

-SOL!

Amcası toplamda ona 10000 kere sol demiş olabilir mi? olabilir. Murat ne kadar yorgun olursa olsun kendini ne kadar zayıf hissederse hissetsin. Yumruklarının gücü gözünün önünde torbayı bile sallayamasa da; kolu ne kadar kalkmasa da eli ne kadar acısa da.10000 kere sol yumruğunu adi torbaya vurdu.

-SOL SAĞ!

Sol yumruğunla yaptıklarının yanında solun hemen ardından sağ yumruğun gelmeli bu seferde arkadaki ayağını ağırlık transferi için döndürmelisin. Sigara izmariti ezer gibi…

-DÖNDÜRMÜYORSUN AYAĞINI!

-SOL SAĞ!

-DÖNDÜR!

-SOL SOL SAĞ!

İki soldan birinci rakibin gardını meşgul etmeli ikincisi güçlü olmalı. Sağ tabiki solun ardından gelir. Sol adımını attığında yumruğun torbaya deymiş olmalı. Bir ritim tutar gibi.

-AYAĞINI DÖNDÜR,İLK YUMRUĞU TIRIŞKADAN ATMA!

Sağ elin torbaya vurduktan hemen sonra çeneni korumak için gard pozisyonuna geri dönmeli.

-ALO MURAT ALOO0!

Sağ elindeki uzun süngeri sağ yumruğunu çıkardıktan hemen sonra suratına vurur böylece eğer sağ eli yumruğu attıktan sonra hemen çenesini korumak için geri dönmezse olacakları hatırlatır. Sünger Murat’ın teriyle ıslanır yüzüne her çarptığında delicesine yakar.

-Telefonla konuşur gibi oğlum sağ elinde telefon olduğunu düşün.

-ŞAK!!

-AYAĞINI DÖNDÜR!

-NEFES VER!

Murat iyi gidiyor.Aklıyla dövüşmeyi amcası ona iyi öğretti. Murat da hızlıca kavradı. Kondisyonunu karşı tarafı yormak için iyi kullanıyor. Amcası ona yumrukları görmeyi öğretti, daha yumruk atılmadan tahmin etmeyi…Yumruklardan çok iyi sıyrılıyor bu sayede. Hangi yumruktan kaçılacağını hangi yumruktan kaçılamayacağını hangi yumruğu bloklamasını hangisi yumruğu kendi kombinasyonlarına hazırlık için yemesi gerektiğini hepsini ama hepsini :a planını b planını c planını amcası öğretti ona.

Murat artık zamanın çoğunu salonda geçiriyor. Günde iki antreman yapıyor amcası izin verse bu sayıyı üçe çıkarma peşinde. Mahalledeki berbat liseden mezun olunca bir şey olmayacağını bilen amcası okulu kırmasına göz yumuyor. Babası zaten umursamıyor. Murat çok çalışıyor ama çok…Geliştiğini gördükçe daha da bir istekli oluyor. Murat profesyonel boksör olabilir mi?

Çok uzak bir ihtimal ama orda işte.

Murat’ın bir eksiği var ama hem de ne kadar çalışırsa çalışsın kapatamaycağı bir eksiklik bu. Kendisi bunu hissetse de anlamlandıramıyor, amcası sorunun ne olduğunu bilse de Murat’a bunu söylemedi. Murat şampiyonları ölümsüz kılan “knock out” yumruğuna sahip değil. Bu ağırlık çalışarak elde edilecek bir güç değil. Vahşi bir hayvanın avcı sezgisi doğuştan gelir. Bir sürü için de bazıları avcıdır bazıları değildir. Boks tamamen güç değildir ama itiraf edelim hepimiz birinin yere düştüğünü görmeye bayılırız.

Bu da bizi tam olarak hikayemizin başladığı güzide soyunma odasına getiriyor. Murat biraz sonra ilk profesyonel maçına çıkacak. Bu maç önemli çünkü eğer bu maç da birilerinin gözüne girebilirse bir bisküvi veya bir boru firması ona sponsor olabilir. Murat kazandığı ilk parayla en azından amcasının ona verdiği emeğin onda birini karşılayacak bir şey arar.

İlk maçlar her zaman en keyifsizleri olarak kabul edilir. Yeniyetme bir bebenin çoktan emekliye çıkması gereken sıralaması son beş yılda 58 den 59 a gerileyen bir enkazın maçını izlemek istemez. O yüzden amcasıyla beraber soyunma odasından ringe doğru yavaş adımlarla yürüyen Murat birkaç esneme sesinden başak bir şey duymadı(Murat onu da duymadı binaya girdiğinden itibaren kulakları uğuldamayı brakmadı)Müdavimlerden bir kaçı yeni çocuğu görebilmek için yerlerinden hafifçe kıpırdandı.(Koca kıçlarının altında ezilen pantolan kumaşı hafif de olsa hava aldı).Bahis oynayacakları atı adalelerinden ve dişlerinden tanımaya çalıştılar. Murat’ın suratı mor daha şimdiden nefes alamıyor gibi ama dövüşmesine engel olucak kadar değil. Amcası da zaten ona hiçbir şekilde sakin ol demiyor. İlk yumruğu yedikten sonra ortada heyecanın filan kalmayacağını biliyor. Rakibin ne yapıp ne yapamayacağını iyi analiz ettiler. Amcasının kasetli video oynatıcısında sarıya çalan bir görüntünün gösterdiği doğruysa bu adamın knock out edebilme gücü var ama hareket edebilme becerisi yok. Amcasının planına göre adam Murat’a dokunamayacak bile. Maç bittiğinde üç hakemin açık ara farkla kendi lehlerine vereceği sonuçla “kazanmak” olucak.

-DİNG DİNG DİNG

İlk roundlar tam da istedikleri gibi gidiyor. Arada amcasının yüreğini ağzına getiren kapalı gardın altından hızlıca çıkarılan aparkatlar* gibi durumlar olsa da Murat tuzağa düşmüyor sıyrılıyor. Vuruş mesafesinin en ucundan yapılan ve puan getiren sol direklerle rakip epeyce hırpalanıyor ve ritmini kaybediyor.6.raundun sonunda köşeye gelen Murat’ın hali çok rahat. Nefesi yerinde,bilinci tamamen açık ve amcasının denemesini istediği tüm kombinasyonları yapamaya çalışır vaziyette. Rakip ise kırmızı bir suratla karşıda duruyor çoktan pili bitmiş, Murat’ın gençliğine ardından kendi yaşlılığına sövüyor.4.rounddan beri artık Murat’ı kovalamaya çalışmıyor bile. Kapalı yüksek gardının altında bir kaplumbağa gibi duruyor. Amcası boksta puan olayının her zaman sürprizlere gebe olduğunu bildiğinden oyunu biraz hızlandırmaya karar veriyor ve Murat’ın biraz daha fazla yumruk atmasını istiyor.

*boksun temel üçüncü yumruğu(direk,kroşe,aparkat).Aşağıda yukarı doğru yakın mesefaden atılır.Bloklanması zordur.

7,8,9 uncu raundlar…

Murat ipi koparılmış bir tazı gibi rakibin yüksek gardını indirmek için üçlü dörtlü kombolarla vücuda çalışıyor.8.roundda karnın çok hafif aşağısına atılan yumrukla beraber rakibin rengi atıyor hemen hakeme itiraz ediyor. Oyun duruyor hakem itirazı kabul etmiyor maç yeniden başlıyor. Sizin de anlayacağınız üzere oyunun kontrolü tamamen Murat’ın elinde hatta maçı kazandı bile sayılır. Zaten adam hareket etmiyor. Murat’ın kalan dokuz dakika boyunca ringde yürümesi yeter. Amcasıda 9.roundun sonunda bunu söylüyor Murat’a:

-Oğlum harika iş çıkardın. Şimdi biraz soğutuyoruz oyunu. Biliyorum daha sen bir dokuz round daha çıkartırsın ama oyun planımıza sadık kalalım. Maçın kalanında ikili kombinasyonlardan başka bir şey istemiyorum senden. Solunla her zaman rakiple arandaki mesafeyi ayarla.

Ürkek,ıslık gibi bir ses muratın dudaklarının arasından dökülüyor ve kahramanımız hikayesinde ilk defa konuşuyor:

-Amca onu knock out edebilirim.

-Oğlum hiç gerek yok. Biz edebimizle kazanalım bu maçı daha nice maçların olucak nice fırsatlar çıkar karşına. Bu senin ilk maçın tüm roundların kontrolünü hissederek dövüşmeni istiyorum.

Bir yaş süzülüyor Murat’ın gözlerinden amcasını yumuşatan.

-Peki oğlum dediğin gibi olsun. Yere ser o dangalağı bakayım!

Round başlıyor. Daha 15 saniye geçmeden rakip yine sığınacak bir köşe buluyor kendine Murat yumruklarını daha genişten savurarak büyük darbeler indiriyor rakibin gövdesine. Amcası Murat’ı daha önce hiç böyle görmedi. Büyük bir kararlılıkla rakibin dibine sokularak, hiç olmadığı bir arsızlıkta gövdeden başlayıp kafaya kadar giden sollu sağlı kroşeler, birisi kıl payı kaçan birisi tam çeneni altını bulan aparkatlar. Farklı ritimlerde bir sürü yumruk saydırıyor. Rakip artık gözle görülür biçimde sallanıyor. Murat belalı bir sokak köpeği olmuş, gecenin karanlığıyla bütünleşmiş ağzı köpüre köpüre nasıl bir sarhoşu ısrarla kovalarsa öyle kovalıyor farklı köşelere kaçan rakibini. Murat’ın elleri aşağıda yavaşça ilerliyor rakibin olduğu köşeye kafasında atacağı yumrukları planlaması var. Tam o anda çaresizlikle atılan bir sol kroşe Murat’ın çenesini buluyor. Murat hemen o anda karanlığa kapılıyor bir gölge gibi yere düşüyor. Murat için hiçbir şey değişmiyor, değişmeyecek olduğu yeri yadırgamıyor ellerini iki yana sallayarak maçı bitiren hakemin ağzından dişliği çıkarmasına itiraz etmiyor, etmeyecek. Murat sadece bir anlık da olsa 3 kişiye de olsa görünmek istedi sadece bu kadar. Muratlar hep düşüyor, düşecek.

Siz de elinize böyle bir fırsat geçtiğinde Murat’ın yolunu izlemekten çekinmeyin. Böyle bir fırsatı olmadan karanlıklar içinde yaşayan milyonlarca  insana borçlu olduğunuzdan yapın bunu. İnsan yığınlarının karanlığı altında bir işaret fişeği asla tüm karanlığı aydınlatmaz ama bir an olur. Çok kısa sürede olsa bir an….Işıklar içinde kalırsınız. Hatırlanırsınız, bu karanlıkta patlayan her fişeğin anlatmak istediği bir şey vardır.

PARLAYIN.

Son

 

15/8/2019

Ankara

T.K

Kategoriler
Uncategorized

elimdeki kalemin tükenmezi bitene kadar…

Elimdeki kalemin tükenmezi bitene kadar yazmak istiyorum.Yazıp yazıp yakmak istiyorum.Belki de fazla kafeinin etkisiyle histerik bir etkinin altında olabilirim,önemi yok. Dostoyeveski ve Marquis de Sade’yi yazmadan duramaz hale getiren şu hastalık gelsin bulsun beni:Perdeler yazayım,masaların üzerine,yorgun bakışları tesadüfi ettiği duvarlara yazayım.İlle Tanrı’dan bir kutsanma veyahut iyi bir dilek mi temenni edilmeli.Bu temenni edilen iyi gibi görünen fikir kişinin kötü hale gelmesini sağlar(bkz her tuttuğu altın olsun isteyen dayı)

Hayır!Bir bela istiyorum yazmadan duramadığım bir hastalık talep ediyorum Tanrı’dan.

Kalemim şiddetle sarsılıyor uyduruk kahveci masası dengesiz bir biçimde sallanıp duruyor.Kulağımda saçma sapan bir müzik kendini tekrar edip duruyor.Çevremdeki insanlar elindeki beyaz kağıda hararetli bir şekilde boş sözler karalayan bana kaçamak bakışlarla bakıyor.Serçeler boş masalardaki yiyecek artıklarına kanıyor

ve ben yazıyorum..

Bu yazdığım an benden başkasının değil.Bilerek kötü yazıyorum.Bu yazdıklarımı tekrardan okumaya çalışırken onların arasından mantıklı gözüken bir şeyler bulurum diye umuyorum sanırım!Her boş iyi niyet gibi bu yazma tavrı bir Ted konuşmasında tekdüze hayatlarında bir arayış içerisinde olan aptallara satılabilir

“Evet arkadaşlar şimdi bir kağıt alıyoruz ve bir kalem…Yazıyoruz.Sakın saçma sapan bir şeyler yazmaktan korkmayın.”

Ahahahahahahah…

Ve ben yazdıklarımın saçma sapan bir tarafı olmasının yanından kuyruğunda bir kaos olsun istiyorum.Hep kendi kendini yiyen bir taraf.Belki bu anlamsız isyanı yıllar sonra modernizm 2 diye yuttururum.Benle röportaj yaparlarken elbet mantıklı bir şeyler uydururum.Sadece götümden sıçtım bir şeyler demem herhalde bir şey yapmasam bile insanlar elbet bir anlam uydurur.İnsanlar bir şeyi tanımlayıp sınıflandırmadan rahat edemezler.İflah olmaz anlam arayışlarını anlamsız nesnelerde ortaya çıkarmak gibi huyları her zaman olmuştur.Biraz daha ileri gidelim “sanat” da böyle bir şeydir çoğu zaman ama bir şeyi hep kaçırırlar bazenlerı sıçmık sadece sıçmıktır.

Evet!pervasız bir şekilde patavatsız laflar ediyorum.Bu ikisini de ‘p’ harfinden dolayı gerekli gereksiz birlikte kullanmaya bayılıyorum.Aslında insanlar benim yazdıklarını okuduklarında kaosa sürüklensinler istiyorum.Beni okudukları anlarda saygı duydukları her şeyi unutsunlar ve bir kereliğine tüm bağlarından koparsınlar kendilerini.Ne biliyim 16 yaşındaki lise öğrencisine azdıklarını kendilerine söyleyebilsinler en azından.Kendisinden daha fazla kazanıyor diye karısını-kocasını kıskandığını….Verdikleri ahlaklı kararlar akıllarına gelsin ve aslında bu kararları kendi kibirlerinden ve daha da kötüsü korktuklarından o yüzden yaptıklarını kendilerine itiraf etsinler.Hiçliğin ve kaosun güzelliğini onlar da görsünler.Kendinin veya bir başka birisinin bu dünya üzerindeki anlamsızlığını  bir an bile olsa farkına varsınlar.Son ses bir müzik çalarken kalçalarını ve bacaklarını nasıl görünüyor diye umursamadan sallayıp dursunlar.Bir an olsun filmlerdeki karakterlerden,romanlardaki kahramanlardan değil kendilerinden öğrensinler korkusuzluğu.Bu öğreniş hiçbir zaman kendini gerçeklemese de bu düşünceler uzun süre kalsın belleklerinde.Onlarla işim bittiğinde gevrek gevrek gülümsesinler  gidip demir bir direği dişlesinler,dişlerini kırsınlar,bir oruspuya para verip bütün gece hiçbir şey yapmadan onunla muhabbet etsinler.Bir yandan gülerken içlerinde beliren ağırlığı göz yaşlarıyla hafifletsinler. Annelerine babalarına onları hiçbir zaman anlamayan diğerlerine sövsünler. Çünkü anlayacak hiçbir şey yok,anlatacak da aslında.Tekrarlanan muhabbetler hiçbir yere çıkmıyorken bu kadar tatava yapmak neden?

Kandırıldık ve kandırıldınız.En kötüsü de bunu kendimiz istedik.5 günümüzü iki günümüze gözü kapalı takas ettik.2 günde yapılan tüm aktivitelerin beş günün boşluğunu doldurmasını zayıf bir umutla istedik arzu ettik.Sizi davet ettiğim yerde hiçbir şey olması gerektiği gibi değil ve siz bunu değiştiremezsiniz aslında içinde bulunduğum hayatlarımız gibi.Belki okumaya ara verirsiniz ama bu sözler kafanızda yankılanmaya devam edecek.Sizi daha önce de bahsettiğim kaosun bilgeliğine davet ediyorum.Bu kaosun keyfine varın zıplayın ve bayılın.Dünyanın düzenine bir geçit gibi önünüzden geçerken,bir şeyler var olup ardından tekrar yok olurken izleyin.Bir kahraman doğsun ve ölsün bir kahraman ve bir kahraman daha..Kaç tekrara ihtiyacımız varsa anlamak için o kadar kahramanın mükemmel olaylarla ve kadınlarla süslü hayatı sona ersin gözlerimizin önünde bir kaç saat içinde.Kaç ölüme ihtiyacımız varsa anlamak için o kadar ölüm olsun ve o kadar yok oluş…ve bir an olsun her birimizin aynı frekansta olduğu ve bir şeyleri anlamak için konuşmamıza gerek kalmadığı

bir an olsun.

 

Kategoriler
Uncategorized

game on!

Herkes o kadar olması gerektiği gibi gülmekten alamıyorum kendimi.İşte bu kadar…Aslında kendime gülüyorum her zaman ama her zaman kendisinden beklenenleri eksiksiz yerine getiren insanlara gülüyorum.Hep işleri karmaşıklaştıran kendime gülüyorum.Elimdeki ipi doladıkça doluyorum, kendim düğümler atıp kendim çözmeye çalışıyorum.Zihnim bir kaos halinde gerektiğinden fazla çalışıyor,çözümü 2000 yıldır olmayan problemleri çözmek için tekrardan tekrardan aynı algoritmayı çağırıyor.Bilgisayarların romantik bir tarafı yoktur. bilgisayar bilimleri bir animedeki eğer tekrardan denersen ve yeterince denersen bir yerlerde başarılı olacağını söyleyen japon animasyonlarından farklıdır.

Kırmızı bir hata mesajı zihnimde berbat sesiyle arda arda patlıyor.Ne kadar da rezilce ne kadar da anlamsız.Ben kendi kendimin virüsüyüm ve kendimi sabote ediyorum tekrardan ve tekrardan…Hikayenin sonunu yazmaktan korkup kendimi tepeden atıp öldürüyorum.Şu aynı günü yaşayan insan ne yapar? konulu dizilerin bir kahramanıyım sanki.Benzer kararlar benzer sonuçlara doğru giderken ilerlediğim bu sondan korkup çocuk gibi zırlıyorum

Hayır,hayır,hayır yeniden başlayacağım,böyle kazanmam imkansız oyunu.Belki daha fazla tecrübe kasmam lazımdı ya da ya da evet şu itemi şu bölümde alsaydım kesin daha fazla canım kalırdı.Ne olursa olsun yeniden başlamalıyım,başka yolu yok.Her şey anladım şimdi bütün bölümleri de gördüm nerde ne yapılması gerektiğine dair oturup güzel bir strateji geliştirirsem kesin başarırım.

Eğer yeniden başlamak aklınızın bir yerinde kendine yer buluyorsa karşılaştığınız her zorlukta aklınıza “yeniden başlamak” düşüncesi gelecektir. Zamanla eskiden kolayca geçtiğiniz bölümleri bile geçemez hale gelir ve bu böyle devam eder ta ki oyuna yeniden başlamaya enerjiniz kalmayana kadar.Hadi atari tasvirimize tutunalım: jetonunuz kalmayana  dek…

Ben,siz ve oralarda bir yerlerde olanlar bırakın şu küçük şişman bir çocuk gibi sıkıya kavradığınız elinizdeki jetonları,silkelenin ve kendinize gelin.Bu oyunda ve  bu hayatta elinizden geleni yapın.Hayatta kalın çok paranız olmasa da itemleriniz diğerlerinden daha güçsüz olsa da yeter ki hayatta kalın.Size istediğiniz kadar jeton alacak bir anneniz yok.Çok geçemeden yüzleşin ve kendinize gelin.

Jetonlu-Oyun-Makinaları-Kiralama

 

Kategoriler
Uncategorized

pokemon ligi hayat

Bu durumun olası nedeni hakkında isabetli bir yorum

japonların başarı odaklı değil başarmaktan vazgeçmeme motivasyonuna sahip çocuklar yetiştirmek istemesinden kaynaklanabilecek durumdur ash’in şampiyon olamaması.

her toplum ürettiği içeriklerde kendi kültüründen etkilenerek bir kurgu yaratır. tsubasa kazanan bir karakterdi mesela ancak onda da bazı anlarda insan üstü çabaları ve disiplinli çalışması ile başarıya ulaşıyordu; tarık çamdal gibi yatmıyordu mesela. orada da kilit vazgeçmeden aynı istikrarda devam etmekti.

yapımcılar ash ile de “önemli olan kazanman değil, yenilsen de yine aynı kararlılıkla devam etmen” motivasyonunu küçüklere edindirmek istemiş olabilirler. ki bu amaçlanmışsa bence muhteşem bir şey. bazen en fanatik taraftarlar bile 21 sezon kaybeden takımını bile tutmayı bırakıyor. adamlar o kadar sezonu izletebilmişler. demek ki kültürel yapıları da bu tip bir akışa uygun.

pokemon türk yapımı olsaydı şu an 21 sezonda 21 şampiyonluğu vardı mesela. mesele biraz da çıkan içeriğin toplumu ile ilgili demek ki.

Kategoriler
Uncategorized

Romantik Prensin Ölümü

Ah benim sevgili dostum senin öldüğünü bile umursamadılar değil mi. Kulaklarına hala saçma sapan hikayeler anlatıla geldi. Senden anlayış beklenildi, saygı beklenildi, sevgi beklenildi. Sen de içinde ne kadar kaldığını umursamadan onlara istediklerini verdin. Sen azaldın azaldın karşındakiler verdiklerinle doymadı doymadı doymadı.

İşte şimdi karşımda oturuyorsun. Gereksiz ritüellerle süslenmiş bir öğleden sonra etkinliğinde, yok oluşta bilgelik arayan yaşlı insanlarla birlikte değiliz. Senin üzerinde kutsal olması umularak Arapça yazıların süslediği bir yeşil örtü yok. Hayır! Her zamanki gibi günlük tıraşını olmuşsun kimse artık giymese de bembeyaz, ütülü gömleğinle karşımda oturuyorsun ama ben senin cenazene bakıyorum.

İkimiz de konuşmuyoruz. Aslında beni seversin sen. Senin nasıl  insanlarla daha fazla diyaloğa girmemek için asla içindekileri açık etmeyen belirli kalıplı lafların varsa, benim de nabza göre şerbet verme gibi bir gücüm vardır. Karşımdakinin ilgi alanlarında dolaşır onu rahat hissettiririm, eğlenceli bir sohbet gerçekleştirir hiçbir şeye temas etmeden boş bir muhabbet çeviririm. Bugün ise zaten zor anlamlandırılan bakışlarından hiçbir şey çıkaramıyorum. Masana oturduğum andan yüzünde beliren-belki de benim öyle olmasını umduğum-bir gülücüğün ardından ne kadar uğraşsam da seni konuşturamadım. Uzun zamandır bir noktaya dikili bakışların, diğerleri kolayca bunu senin düşünmene yorabilirler ama hayır! Bu seferki farklı bu sefer ki çok donuk. Artık tükendin elindeki sigara uzun süredir yanıyor. Oturduğun müddetçe ondan bir nefes bile çekmedin. Önündeki kahve soğumuş, bir dekor gibi masamızda duruyor. Benim elimdeki kahvenin üzerinde tüten dumanı daha cansız görünüyor gözüme.

Dekor evet doğru sözcük kesinlikle bu çünkü sen yanımızda akan insanlar; onların konuşmaları, onların gülüşleri ve bitmeyen hikayeleri gözlerimize ve kulaklarımıza hücum ederken yeniden yeniden sahnelenen tüm onların hikayelerinde sen  bir dekor gibi hep köşedeydin. Sözlerin artık tükenmiş hemen hemen  herkesin altında yatan güzelliği gören şefkatli bakışların silinmiş yüzünden.

Ah benim güzel dostum! Diğerlerinin anlayış beklentilerini atlatabildiğin zamanlarda ne güzel hikayeler yazardın. Karakterlerin hep ölürdü veya ölmekten beter hallere düşerlerdi. Sen onları da çok iyi anlardın; anlatırdın. Nasıl göremedim çığlıklarını nasıl da duymamazlıktan geldim. İstesen de yaşatamıyordun sen onları. Sana sorsam “böyle daha karizmatik oluyor dostum” der geçerdin. Neden bu kadar kısa yazdıkların diye sorsam “beceremiyorum dostum daha uzun yazmayı ”deyip kısa keserdin. Dışarıdan soğuk gözüksen de aslında ne duygusalsındır sen. Yazmaya devam edemiyordun çünkü çok üzülüyordun.  Bir ölüm hep karakterlerinin ensesinde, kaleminin tepesinde damlamayı beklerdi kağıda. Bazenleri seni her zamanki köşende yazarken gördüğümde elindeki kalemi hiçbir sebep yokken ortadan ikiye ayırmanın sebebi de bu nedenden başkası olamaz evet! Kendi ruhunu verirdin sen yazdıklarına. Ruhunun titrek ışığının onları uzun süre yaşatmayacağını içten içe bilirdin de en azından karizmatik ölümler sunardın onlara. Ne olursa olsun tek taraflı da olsalar kendi fikirlerinin arkasında duran karakterlerdi onlar.

Bir sevgilin vardı bir zamanlar doğru ya en eski anılarının da gerisinde kalmış silik bir siluet gibi uzun süre zihnini meşgul etmişti o kadın. Sen seni eksilteceğini bile bile çektin acını her geçen gün silikleşen bir hayali yaşatmak için kimseyle konuşmadın uzun süre, dondurmak istedin onunla geçen anıları kimsenin suratıyla kirletmek istemedin onun hayalini. Beyaz duvarlar egemen oldu er geç. Yitirdin tutamadın elinde onun hayalini, garipleştin biraz daha delirdin hatta.

Ama delilik iyidir en azından sen öyle söylersin garip sırıtışınla. ”Ben kolay kolay ölmem derdin” evet kolay olmadı senin tutkulu bakışlarını her geçen gün silmek, hayatın elinde alabildiğine zaman vardı bir de yanından ayırmadığı monotonluk. Başarısızlıklar başarısızlıkları kovaladı ama her nasılsa her tanıştığın kişi senden de daha hasta çıktı. Kendi yaranı kapatmak şöyle dursun onların yaraları senin de yaran oldu. Eski yaraların iltihaplandı daha da kötü bir hal aldı.

Arkadaşların sever ama seni. Kendilerine bile açamadıkları en gizli düşlerini söylerler. Sen de onların yanında olursun. Gördüklerini ve bildiklerini bir yana koyup hemen inanırsın onlara hem de gerçekten yaparsın bunu. Hemen hepsi de boşa çıkardı değil mi seni. Onlardan biri bile kendi hayallerine saygı duymadı .İnancın her girdiğin kumarda biraz daha azaldı. Düştüğünde ama gerçek anlamda düştüğünde yeniden zıplaman gerektiği zamanda benliğine baktığında kendine inanacak kadar bile bir inanç bulamadın.

Varlığın anlamsızlaşmıştı, sevdiğin şeylerle uğraştığında onlara neden daha fazla zaman ayıramıyorum diye kendini suçlamaktan bir ızdırap halini almıştı o vakitler. Belki de en büyük hatayı burda yaptın sen. Bu sefer kendin koştun onlara varlığını onların sahte güvenlerinde anlamlandırmaya çalıştın. Herkes herkesi kullanır. En sevimli yüzlüsünden en iyi niyetlisine en çirkininden en kötüsüne kadar herkes senin etrafında senden faydalandığı sürece vardır. Bir porno videosu haline geldin işte o zaman boşaldılar ve kapattılar sekmeyi senden sıkıldılar sonrasında özleyip tekrardan yazılar adını arama motoruna ve bu böyle sürüp gitti.

Bu topraklarda erkek olmak zordur. Bir hayvan olman beklenir senden bir de bunu dışarıya göstermemen. O yüzden onursuzdur bu topraklar iki yüzlükle yoğrulmuştur. Sen ise onuruna fazla düşkündün. Hem de sadece kendininkine değil başlarınınkinde de. Bu yüzden ezildin erkekliğinde cinsiyetsiz bir yaratığa dönüşürken ordaydım. Yalandan bir istekle anlattığın kızlı hikayelerini duymak acı verirdi bana sadece normal olmak istedin biraz. Birazcık kabul edilmek istedin o kadar

Normal olamadın anormal olmadığını son ana kadar savundun. Arada kaldıkça daha da dengesizleşti ruhun. Şu an geldiğimiz duruma da bak. Senden yaşamanı istemem haksızlık bunu biliyorum senin yaşamanı yine muhabbet edebilmek bir öğlen vaktini eğlenceli geçirmek için istiyorum. O yüzden sana son zamanlarında birazcık bile olsa huzur vermeliyim.

Elveda dostum. Şimdi de gözlerinden bir damla yaş süzülüyor işte bembeyaz burnunda kıvrılıyor ve dudağını teğet geçip masaya damlıyor. Biliyorum daha da iyisi olsun isterdin. Her seçim bir vazgeçiştir. Sen bütün olabileceklerini sevdin belki de bu yüzden bir türlü karar veremedin. Şimdi ise elinde kötü ve daha kötü seçeneklerden başka bir şey yok. Bu sefer artık en kötüsünü seçme zamanı: Ölümü.

Hoşça kal sevgili romantik prens. Seni çocuklarıma anlatacağım, seni yazdığın hikayelerde hatırlayacağım ve ölürken zihnimin bir tarafında anıların hep saklı duracak.

Hoşça kal…

SON

Bu yazdıklarımı neden hatırladığımı anlatayım size. Çok uzun zaman geçti onun ardından verdiğim zor kararlar oldu, pişmanlıklar, hatalar… Meğerse gençlikle birlikte bitmiyormuş zor tercihler. Etrafımdaki seçenekler gittikçe kötüye giderken en sonunda benim de karşıma çıktı “ölüm” seçeneği aynı dostum gibi. Sokaklarda dolaşıp kendimden uzaklaşmaya çalışıp daha da kendimle dolduğumu fark edip, dehşete düştüğüm zamanların birinde nedensizce kendimi bir falcının masasında buldum. Falın ortasında çıkan üzerinde ölüm yazan kartı görünce tebessüm etmeden duramadım tabi. Falcı kadın ise son derece sakindi bana şunları söyledi:

“Ölüm kartı genel kanı itibariyle hep kötü yorulur alın inceleyin bu kartı. İnsanların düşüncelerini haklı çıkartacak bir tarafı vardır elbette kartın. İskelet şövalye siyah zırhında ve elinde taşıdığı siyah bayrağı kral bu kara süvarinin altında  yüz üstü yatıyor ve tacı yana devrilmiş. Ama biraz daha yakın bir çocuk göreceksiniz bu kartta bu korkunç süvari onun dibinde olmasına rağmen bir an bile irkilmemiş görünüyor ve zeki-meraklı bakışlarıyla etrafa bakıyor. Ve işte bakın arkada her şeye rağmen güneş kendini gösteriyor. O yüzden benim içimden bugün bu kartı kötüye yormak gelmiyor. Yeni başlangıçlar taze bitişlerden doğacak ve o küçük prensler bir gün heybetli birer kral olsun diye babaları hep ölecek.tarot-olum-karti-death-anlami-aciklamasi

Kategoriler
Uncategorized

Bir Kadın Bir Erkek

BİR AŞKIN HATIRASI

 

Belirli bir ilgi alanım yok neyden bahsedebilirim bilmiyorum. Sanırım çok da ilginç biri değilim. Ailemin tek çocuğuyum. Her küçük kız gibi ben de babama hayran olarak büyüdüm. Ah! benim yakışıklı babacım gözüm resmen ondan başka kimseyi görmezdi. İlk kadınsı kıskançlığımı onun yüzünden anneme karşı gösterdi. Benim karşımda annemi öptüğünü gördüğümde içimde beliren yakıcı acıyı ilk duyumsadığımda birden ağlayıp çığlık atmaya başladığımı daha dün gibi hatırlıyorum. Babam arsız bir aşık gibi hemen annemi bırakıp bana sırnaşınca ona uzun süre yüz vermedim. Benimle barışabilmek için yaptığı tüm şebeklikleri burnu havada bir tavırla umursamadım. Aldığı hediyeleri görmezden gelip ,benim şımarıklıklarıma bakıp o büyüleyici gülümsemesiyle gözlerimin en içine bakmasına rağmen yüzüne karşı somurttum.

Gizli bir zevk alıyordum bundan.  Yapılan jest ne kadar büyükse; eğer soğuk tavrımı korursam onu kendime daha çok bağlayacağımı biliyordum sanki. Annem ise bir şey biliyormuş gibi benim yaptığım tüm bu hareketlere bakıp hiçbir şey demiyordu. Bir gün annemin rujunu alıp yanağıma her yanıma bulaştıracak şekilde sürünüp, onun ağır kolyelerini dolayıp boynuma çıktım babamın karşısına .Ayağımda da pek tabi annemin kırmızı topuklu ayakkabıları vardı. O zamanlar 5 yaşlarındaydım sanırım anne ve babam beni bakıcıya bırakıp bir yere gitmişlerdi. Bende bakıcıyı resimli kitaplara bakıyormuş numarası yaparak oyalamış uyukladığı ilk fırsatta annemle babamın odasına sıvışıvermiştim.

Annem beni görünce ağzından kısa bir “aaa” sesinden başka bir şey çıkmadı. Annemin bu ayakkabılarını beğendiğini bildiğim babama çevirdim bende gözlerimi. Beni beğenmesini istiyordum. Tatlı tatlı gülümsüyordu. Beni tam öpmek için kaldırıp o sımsıcak kucağına bastıracağı sırada babamın arkasından hızlıca gelen annem beni kucağına aldı ve aynanın karşısına oturtup yüzümdeki tüm boyaları sildi. Bunları yaparken hiç de sert değildi, otomatik hareketlerle hareket ediyordu elleri. Ayakkabılar uçtu bir anda ayağımdan boynumdaki kolye ben hissetmeden boynumdan çıkartıldı. Benim odama gidip temiz kıyafetler getirildi ; giydirildi. Bunları yaparken o kadar sakindi ki nasıl bir tepki vereceğimi bilemeyerek oturdum. En son her şey bittiğinde ağlamaya başladım. Anneme inat olsun diye altıma işeyip bana giydirdiği kıyafetleri kirlettim. Bu seferde beni alıp duşa soktu her yanımı iyice yıkadıktan sonra bembeyaz havlulara sarıp kuruttu ,pijamalarımı giydirip yatağıma yatırdı. Gözlerimden hala inat göz yaşları süzülürken ben uyuyana dek başımı okşadı . Sonrasında iyi arkadaş olduğumuzda bu hatıraların acısı hala ara ara patlak verirdi. Annem:

benim sessiz güçlü ve güzel düşmanım.

**

Size bir çok şey anlatabilirim ama anlattıklarımın hiçbir şeye faydası olmaz. Mükemmel bir ailem var.3 kardeşiz annem ,çocuklarının en ufak başarısı karşısında göz yaşlarını tutamayan bir kadın; babam ,çocukları arasında mesafe koymayı seven ama adaletli elini çaktırmadan oğullarının arkasında tutmayı seven bir figür. Gerçekten öyleler mi? Ara ara bu durum aklıma gelip üzülürüm. Karı koca olarak kendilerine bile zamanla yabancılaşan bu insanlar bir de üstelik başka üç kişinin önünde role-model olarak konumlandırırken hiç zorlanmıyorlar mıydı. Eminim zorlanıyorlardı, annemi telefonla konuştuğu sıralar ağlarken yakalardım arada; babam rakı içerken agresif-şakacı bir tavır takınırdı sık sık .Annemi babamı iyi tanımadığımı düşünmesem de kardeşlerim için aynı şey geçerli değil. Aralarında dolaştım ,kimsenin anlamaz dediği yaşlarda onların içinde barındırdığı duyguları anlatmam için yüzlerine bakmam yeterliydi. Hatta bazı zamanlar bu duygular renkli dumanlar olurdu tüter dururdu üstlerinde. Büyük abim Naim: Geniş omuzlu ,güler yüzlü ,sporcu. Güreş yapıyor. Aslında oldukça da başarılı kendisinden kondisyon olarak iyi durumda olan nicelerini zekice yeniyor, refleks halinde düşünüyor, neredeyse her zaman sakin. Ünlü bir kulübün antrenörü teklif götürüyor. Dediğine göre kulübün sporcu alımları durmuş, o yüzden bir maaş bağlanma durumu olmayacakmış fakat onda yeteneği görmüş .Devam ederek; eğer iki yıl dişini sıkarsa para abim için teferruat haline gelirmiş. Babam o sıralar yine öfkeli akşam tabağının yanı hep beyaz ve kırmızı. Babam abimle fena dalga geçiyor “ben senin bu yaştan sonra daha gırtlağını doyuramam .” ,”şu kadar şu kadar para verdim kurslarına bir şey olsaydı şimdiye zaten olurdu”, ”bende anlarım güreşten oğlum hiç kusura bakma sende o kadar da yetenek yok” bunlar aklımda kalan bazı cümleler, daha çok cümleler söyledi o zaman babam. Abimin utancı kızıl öfkesine karışmış kafasının üstünden tütüyor. Babamın her istediğini yapıyor o andan sonra. ”ben doktor olamadım sen ol “diyor, oluyor. ”aman memur olma” diye hangi motivasyona hizmet ettiği bilinmez bir laf savuruyor babam, abim ona da uyuyor . Sadece bir şey oluyor. Özel sektörün tükenmez çalışma saatleri doktorluğun bitmez stresi altında her geçen yıl ezilen abim artık neredeyse hiç gülmüyor .Artık çok da yanımıza gelmiyor zaten. Babam da fark ediyor bunu anlamamazlıktan geliyor. Annemin sessiz göz yaşları bazenleri bu duruma akıyor.

Mustafa abim Naim abimden 3 yaş küçük babamın abime yaptığından sonra hiç geçmeye sarı siyah bir öfke ona sürekli eşlik ediyor. Naim abimle başladığı güreşi bırakıp boksa geçiyor .Aslında hiç de fena değil. Babam Mustafa abime söz geçiremiyor, aslında Naim abimden sonra geçirmek de istemiyor.16 yaşından beri babamdan para almıyor. Babam ona kızsın istiyor. Babam ona vurduğunda abim bakışlarını bir an bile olsa onun gözlerinden kaçırmıyor. Gelen tokatlar onun boynunu bir gram bile oynatmıyor.  Abimin gözlerinde bir damla yaş sanki göz bebeği içinde donmuş kalmış her darbeyle o damla titreşiyor ama asla düşmüyor.  Abim asla ağlamıyor. Babam maçını izlemeye gittiğinde bilerek dayak yiyor asla yere düşmüyor.

Babam üniversite sınavına çalış diyemeden(sanki diyecekmiş gibi) abim ortalardan kayboluyor.  Bir arkadaşının mekanında vale olarak tam zamanlı işe  başlıyor orda da yatıyor, antremanlarını da ihmal etmiyor. Türkiye ikincisi bile oluyor. Annemin söylediğine göre babam final maçına gizlice kaçıp gitmiş.  Onu gören abim ne kadar emek verdiğini umursamadan iyi götürdüğü maçı salarak üst üste yumruk yemeye başlamış. Bu sefer düşmüş abim, vazgeçerek bıraktığından düşmüş , babamın varlığından kaçamayacağını anlayarak çökmüş .Bir daha asla ringe çıkmadı abim.  Babam ise -abimin arkadaşının dediğine göre- soyunma odasında yere çöküp abimin dizlerine kapanıp yalvarmış “beni affet oğlum” diye. Abim babamı omuzlarından tutup yerden kaldırıp hiçbir şey demeden yürümeye devam etmiş sadece.

Ailemiz perişan bir halde yaşadı. Ben kendimi tam idrak edebildiğimde çevreme baktığımda içine atılacak hiçbir kavga bulamadım. Bütün savaşlar yapılmış ,bütün kavgalar verilmiş, antlaşmalar imzalanmıştı. Babam emekli olmuş annem iyiden iyiye kendisini çiçeklerine vermişti. Zamanla her Türk ailesi gibi içinde yaşadığımız trajedileri en derinlere gömdük ve devam ettik. İşleri dolayısıyla gelmiyordu abimler, bayramlarda bile çalıştırıyorlardı.  Ortanca abim dükkan almayı düşünüyordu.  Bunlar babamın akrabalara ve komşulara söyledikleriydi en azından.  Gerçekte ne oluyordu? Ben büyüyordum, kulaklarım artık duyduğu yalanlardan usanmıştı sadece bu oluyordu.

**

İlk kanamamı yaşadığım sırada daha küçücüktüm. On iki yaşında ya var ya yoktum. Lanet olası hormonlu yiyecekler…Ne kadar korktuğumu size anlatamam.  Üst üste bastırdığım peçeteler hep ıslak ve kanlıydı. Evde olan anneme yürürken korkudan bayıldım.  Annem hemen durumun farkına vardı tabi. Bana tane tane anlattı.  Tüm kadınların bildiği ama derin bir bağlılıkla  erkeklerden sakladığı bir bilgiydi anlattığı.  Bütün yetişkin kadınlar dediğine göre belirli dönemlerde bebek bezine benzeyen bir şey bağlıyordu altlarına.  İnanamaz bakışlarla çantasından çıkardığı ‘ped’ denilen şeye bakıyordum .Yumurta hücrelerinin intihar motivasyonunu hakkında anlatabildiği  kadar şey anlatmaya uğraştı. Sonrasında ben daha kendime doğru düzgün gelemeden menopozdan bahsetmeye başladı. Bir süre sonra bitiyordu içimizdeki yumurtalar ve kanama duruyordu. İçimde bir bomba kuruldu gibi hissediyordum şimdi de . Bu bombanın patlaması uzun sürüyordu ama varlığını her ay mutlaka hatırlatıyordu . Kıpkırmızı yüzümle sarsıla sarsıla ağladım . Ama daha en kötüsü gerçekleşmemişti .

Babam eve geldiğinde ben odamda yorganın altında zamanda geriye gitmeye çalışıyordum. Bir kaç kelimeyle anlattı annem olanları, toki evlerin ince duvarlarını hesaba katmıyordu anlaşılan. Tüm cesaretimi toplayıp kapımı açtım babamı görmek bana her zaman iyi gelirdi şimdi de gelmeliydi. Küçükken makyaj yaptığımdaki gibi yan yana duruyorlardı, bu sefer koridorunun sonundaki tuvaletin kapısında. Babam  beni görür görmez yine atılıyor. Bu sefer annem önce davranamaz çünkü onun arkadan endişe dolu bakışlarını görüyorum. Babamın sımsıcak kucağının hayali o an her zamankinden daha gerçek. Babam yanımdan bir hayalet gibi geçip gidiyor. Yüzünde o göz alıcı gülümsemesi yok bu sefer; suratı kasılı, gözleri sabit. Kapıyı sertçe kapatıp çıkıyor. Babam küçük kızının artık kadın olduğunu biliyor.

Hayatımda hiçbir zaman o kadar yalnız hissetmedim. Nefesim kesiliyor, karnım ağrıyor, kanım sanki soğuk akıyor. Olduğum yere çöküyorum. Sonraki hayatımda da beni zaman zaman zor duruma düşüren panik atak rahatsızlığım ilk nöbetiyle bana kendini tanıtıyor. Yavaş yavaş ısınmaya başladığımda ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Kendime geldiğimde hala koridorun o köşesinde çökmüş vaziyetteyim bir farkla, annem beni sımsıkı sarmalamış, sanırım o da ağlıyordu. Annem benim:

sessiz düşmanım, ortak bir sırrın bizi sıkı sıkı bağladığı en yakın arkadaşım.

**

Ortaokulda sıralarda dolaşan popüler konu hangi akla hizmet bilinmez “31” rakamıyla bağdaştırılan mastürbasyon. Bıcır bıcır konuşuluyor bu konu. Pipini alıyorsun ve çekmeye başlıyorsun 31 rakamını ne kadar fazla geçersen o kadar iyi oluyorsun. O gece olayı arkadaşlarımdan iyice öğrenip ben de denemeye karar veriyorum. Gece yatağa yattığımda taşkın bir heyecanla anlatılanlara uyarak içine sıvı sabun sıktığım çorabı pipime geçiriyor ve saymaya başlıyorum.31,32,33,34…..81,82,83…100.Kan ter içindeyim. Bir yandan yarın herkese hava atacağımı düşünürken bir yandan da ne zaman olacak diye merak ediyorum. Elim hızlanıyor , artık canım acımaya başlıyor. Sonra birden oluyor. Ani bir kaşıntıyla sarsılıyor vücudum ve  bir şeyler daha da ileriye doğru gitmek için çorabın içinde çırpınıyor . İçimde tarifsiz bir boşluk . Dizlerimi karnıma çekerek uyuyorum . Ertesi sabah arkadaşlarıma aklımda kalan rakamı böbürlene böbürlene anlatıyorum. İçimde oluşan tarifsiz boşluk aklıma geldikçe daha da yayvanlaşıyor ağzım. Konuştukça konuşuyorum.

**

Lisede sırf bir kıza sinir olduğum için erkek arkadaşını baştan çıkartıyorum. Okul çıkışı gittiğimiz sinemanın tuvaletinde sevişiyorum onunla hem de erkekler tuvaletinde. Porno filmlerde gördüğüm gibi popomu öyle iyi  dışarı çıkartıyorum ki çocuk şaşkınlıktan konuşamıyor .Daha birleşme olmadan sahte orgazm çığlıkları atmaya bile başlıyorum. Çocuk heyecandan ne yapacağı şaşırmış bir vaziyette kızarmış ve terlemiş bir biçimde korku dolu gözlerle elindeki aleti kaldırmaya çalışıyor. Ona acıyarak klozete  oturtuyorum ve yarı ereksiyon halindeki penisi zorlanarak içime alıyorum . Çocuk hemen boşalıyor ve utançla tuvaletten kaçıyor .Bacaklarımın arası yapış yapış oramda ay dönümü olmadığı halde bir kan. Daha 15 yaşında bekaretimi kaybediyor özgürlüğümü kazanıyorum

**

Arkadaşlarla buluşup bir otobüse atlıyoruz. Otobüsün tabelasının en altında küçük harfle yazan yere gidiyoruz: Sosyal evler. Kumral renkli saçlarıma tezat oluşturacak bir şekilde dudağımın üstünü kaplayan siyah tüylerden nefret ediyorum, berberin her gittiğimde “sakal tıraşına geçiyim mi abi”  diyerek takılmasından nefret ediyorum, her geçen gün içimde artan başka hiçbir şeye benzemeyen bu açlıktan nefret ediyorum.

Bir yolun başında bir yerde iniyoruz. Üzerimizde okul üniformalarımızdan geriye ne kaldıysa onlar var. Öğle arası oynanan maçların teri hepimizin gömleklerinde hiçbir yıkmayla geçmeyecek sarı izler bırakmış. Üç arkadaşız ,daha önce dayısıyla buraya gelen Ahmet bizim rehberimiz. Onun yüzünden çıkan kıllarla ilgili bir sorunu yok. Şimdiden yetişkin bir adam gibi görünüyor: uzun favorileri var, göğsü kıllı. Diğer arkadaşım Kaan aramızda en sapığımız olmasına rağmen dış görüntüsünden bunu asla çaktırmıyor. Sapsarı saçları güzel dişleriyle her muhabbete katılır herkes tarafından sevilir. Ben ise daha o zamandan kızlardan nefret ediyorum. Karşımdakinin cinsiyetini umursamadan sözlü tartışmalara giriyorum. Aptallığa tahammülüm yok. Kızların hepsi  aptal diye düşünüyorum. Her şeyi bilen planlar yapan ama o planları her gün değiştiren bilgiç, başarısız çocuklardan biriyim. Üç benzemez birbirimizi nasıl bulduk bilinmez ama o zamanlar her şeye karşı hep birlikte olurduk.(Bu dostlarım şimdi nerde kalemim titriyor bir özlem dalgası içimi titretiyor. Onun dudaklarını başımın arkasında hissediyorum. Cesaretim yerine geliyor yazmaya devam ediyorum.)Ahmet yolda yürürken aniden bir tekele girip 2 paket sigara alıyor. Ahmet sigara içiyor ama o sigaraları kendisine almıyor. Genelevin kapısında polisler bekliyor. Burası devlet kontrolüyle işletilen kerhanelerden biri. Ahmet sigaraları polislere veriyor içeri giriyoruz. Ben Ahmet’in Rüya diye anlata anlata bitiremediği kıza giriyorum. Dediğine göre “adamı öpüşe öpüşe boşaltırmış vallahi.”

Bir türlü boşalamıyorum altımdaki oruspunun “gelemedin mi daha “ diye bağırmasının da bir yardım dokunmuyor tabi. En sonunda da “bu kadar yeter” diyerek beni üzerinden atıyor. Ben çıktığımda Kaan’la Ahmet’i sabırsızlıkla beni beklerken görüyorum.”Nerdesin birader ya”diyor gülüyor Kaan. Anlattığına onunkini gören kız ben bunu içime alamam diye isyan etmiş. Pazarlık yaparak yarısını sokarsın olur demiş. Kaan sonra kendini tutamayıp hepsini sokunca oruspu bağırmaya başlamış da Kaan ne yapacağını bilememiş. Dediğine göre bu sefer de “neden duruyorsun” diye bağırıyormuş. Ahmet ,ağzında sigara hepimizin abisi gibi son derece havalı. Akşam alacasında otobüse yeniden biniyoruz. Ben boş bakışlarla yolu izlerken Ahmet kulağıma yaklaşıp fısıldıyor

“Moralini bozma kanka ben de ilk seferinde boşalamamıştım”.

**

“Oruspu” diyorlar bana. Bir sürü sevgilim oluyor. Erkek ilgisine bağımlıyım. Erkeklerin ilgisini çekmek hoşuma gidiyor. Yaptığım her hareket hemen fark ediliyor; eteğimi iki santim kıvırsam anlaşılıyor, gömleğimi bir ilik çözmemle erkekler ben koridordan geçerken beni görmek için sınıf kapılarına hücum ediyor. Arkadaşlarım sık sık değişiyor. Farklı kız grupları halinde birbirimizden nefret ediyoruz. Kavga etmekten çekinmiyorum. Kavga ediyorum da. Çocukken sapsarı olan saçlarım şimdi açık kahve gibi berbat bir tonda ve sürekli kabarık kabarık. Yer yer boya denemelerim, yeşilli kızıllı bölgeler barındırıyor içinde. Topuzum içinde sigara saklayabiliyorum. Öğle arası beni görmeye gelen üniversiteli bir sevgilim var. Bana karşı sert davranıyor arkadaşlarıma sık sık bu durumdan yakınıyorum aslında hoşuma gidiyor. Onunla birlikte sevişmeyi öğreniyorum iki bedenin birleşimiyle doğan aşkın da farkına varıyorum. Evde ise babam pasif ve alttan alıcı annem ise üste çıktıkça çıkıyor. Babam annemden daha az para kazanmasının ezikliğini asla üzerinden atamıyor. Annem beni zapt edemediğini gördükçe bana ve babama karşı daha agresif oluyor. Kaçıyorum sevgilimin yanına. Neden geldiğimi sorgulamadan seviştikten sonra “ben burda kalacağım diyorum”. Birden ayaklanıyor ve “hayır kalamazsın” diye bağırıyor. Yaka paça beni dışarı atmaya çalışıyor çığlık atarak bütün apartmanı uyandırmakla tehdit ediyorum onu. O gece adi bir kanepede tüneyerek geçiriyorum geceyi inadımdan da asla vazgeçmiyorum. Sabah evinden çıkıp okula gidiyorum. Gururum kırgın fakat bu ayrılmamız için yeterli bir sebep oluşturmuyor. Saçma sapan bir şekilde buna benzer olaylarla ben liseden mezun olana kadar devam ediyor böyle.(Bu sefer destek olma sırası onda benim güzel erkeğim onun yazdıkları ne kadar içtense benim yazdıklarım o kadar savruk. O çocuğu ne kadar sevdiğimi biliyor ve beni anlıyor. Ona “hani yazdıklarımız okumayacaktık diye sataşıyorum”.

”ama sende okuyorsun hiç yalan söyleme” diye muzip bir biçimde sırıtıyor.)

**

Bazı dönemler karanlık hayatımda. Verdiğim kararların nedenini hatırlamakta çok zorlandığım zamanlar. Artık hayal kuramıyorum. Bilgisayar ekranın da yazdığına göre Eskişehir’e gidip kayıt yaptırmam gerekiyor Anadolu Üniversitesi’nde dört yıl mimarlık okumalıyım. Annem mutlu oluyor babam mutlu oluyor ,yani otobüsün camında gördüğüm kadarıyla öyleler… Yanımdaki adam daha motor çalışmadan uyumaya başlıyor o da uykulu hissediyor sanırım. Peki ben ne hissediyorum.

**

Aslında hiç benim tipim değildi. Geceleri geç saatlere kadar proje yaptığımız zamanlarda o herkesten uzakta bir köşede çalışırdı. Gözleri her daim hüzünlü ince saçlı bir çocuk. Onu ilk ne zaman sevdim. Gerçek sevgiyle ilgili en güzel şey  de onun zaman kavramını ortadan kaldırması değil midir zaten. ”Seviyorsundur” onla birlikte olunca ne geleceğin kaygıları ne geçmişin hüzünlü hatıralarının bir anlamı vardır. Güzel Türkçenin en güzel kipi “-yor” ekinde yaşarsınız hayatı bir de onun gözlerinde.

Üniversiteye nasıl geldim. Lisedeki halime kendini iki yıl sonra nerden görüyorsun diye sorsalardı. Tecavüz edilip öldürüldükten sonra herhangi bir çöp konteynırının yanında ölü olarak diye cevap verirdim gülerek sanırım. Anlaşılan okuldaki hocalar “aslında akıllı kızsın” dedikleri zaman yalan söylemiyorlardı. Okula gelmeden önce kendime söz verdim. Artık insanların beni saçma sapan sıfatlarla tanımasına engel olacaktım. Arkadaşlarım beni seviyor. Erkeklerle olurken çok rahatım , kızlarla olurken çok rahatım. Buraya geldiğimden beri aslında hiç de kötü bir vizyonum olmadığını görüyorum. Hiçteyse verilebilecek en kötü kararları verdim. Kendimi tüm en aşağılık  gereksinimleriyle tanıyorum. Buradakilerin çoğunun yaşadıklarını duydukça içimde bir kıkırdama hissiyatı oluşuyor .Plastik balonlarında yaşadıkları şeylere de o balon gibi bir lastik kokusu sinmiş. O plastik balonun içinde sevmişler, o plastik balonun içinde üzülmüşler.

Aslında okulda bu kadar popüler olacağımı da tahmin etmezdim. Bir an geldi ki insanların favori dışarı çıkma arkadaşları haline gelmişim. İnsanın ağzından her çıkanın bu kadar dikkatle dinlenmesi güzel, saygı duyulmak güzel.

Bir çok sevgilim oldu. Benim gözlerimin içine bakan o çocuklar her hafta değişirken onlarla birlikte stüdyonun önünden geçerken hüzün gözlü çocuk hep aynı köşesindeydi. İlk ne zaman selam vermeye başladım. İlk o selam vermeyince ne zaman bozuldum. Gülmeyi çok sevmesem de sırf o beni belki daha sevimli bulur diye gülümseyerek yanına gidip oturmaya başladım. Yok beni sevmiyor asla ama asla pas vermiyor(“seni ilk gördüğümden beri seviyordum.” Sevgilim diyor bunu. Nefesi kulaklarımdaki ince tüyleri titreştiriyor. Bacaklarımdan tüm vücuduma yayılan bir elektrik beni ele geçiriyor. Onla ölmeden son  bir kez daha sevişebilir miyim acaba? Ses yine yanımda “hayır sevgilim şimdi yazmalıyız” diyor, ”çok geç olmadan yazmalıyız”.)

**

Bir erkeğin isteyebileceği her şey var onda. Beni sevmesine imkan yok. Ben kendimi kendimle zehirledim. Sonra zehirlenen vücuda biraz daha kendimden verdim. Aynada gördüğüm yüzüm her geçen gün daha yeşile dönerken bu yeşili sigara dumanın grisine saklayabileceğimi düşünerek daha büyük bir hata yaptım. Üstümdeki çöküklüğün nedeni tüm bu anlattıklarıma rağmen tipim değil. En son ne zaman kahkahalar atarak güldüm. Üzerimdeki ağırlık tüm vücuduma sirayet ediyor, derimi aşağı çekiyor. Göz kapaklarım hep yere dönük bakışlarımı aşağı doğru. Bu durumun üniversiteye gelmemle alakası yok. Ben üniversiteye gelmeden önce de böyleydim. Farklı çevreler insanları farklı duygulara sürükler derler ya, komik! Bu çevrelerde ‘insanlar’ olduğu sürece ben hep böyle hissedeceğimi biliyorum.

Her nasıl oluyorsa ona çevirebiliyorum bakışlarımı, hatta daha da fazlasını yapıyorum kilitleniyorum kalıyorum ona bakınca. Bazenleri elimi gözlerime götürmem ve bakışlarımı saklamam gerekiyor onun dikkatini çekmemek için, dediğine göre bunu iyi de başarmışım. Ondan nefret ettiğimi düşünmüş uzun süre. Seviyorum onu hem de daha önce hiç bilmediğim bir şekilde. Ondan nefret etmek istiyorum. Herkes onu seviyor, sadece erkeklerin değil kızların da bakışları onun etrafında. O  her nereye gitse kendi atmosferini oluşturuyor sanki. Parfümü bu atmosferin sınırlarını belirliyor. O kadar rahat ki onun içinde giydiği kıyafetler aşırı şeyler olsa bile hiç hissettirmiyor, sıkıcı şeyler olsa bile ışıltı saçıyor. Ondan nefret etmek istiyorum en çok da benim hiçbir zaman olamayacağım yakışıklılıktaki çocuklarla önümden geçerken ondan nefret etmek istiyorum. Hastalıklı düşüncelerimle onu tekrardan ve tekrardan yargılıyorum, işe yaramıyor her seferinde ona mahkum olan ben oluyorum. Nasıl da ulaşılmaz nasıl da elde edilemez. Bir isyan var içimde: Neden allahım diyorum neden? Neden onun da beni sevebileceğini düşündürüyorsun bana, ben sana ne yaptım? Hiçbir şey istemedim senden beni her zaman gibi görmezden gelseydin ya. Onun yerine beni daha çok aşık ettin ona.

Sonra bir gün…

**

Seviştik onunla. Projenin bitimin kutlamak için onu da zorla sürükleyerek bir bara gittik. Her zamanki gibi hakkını vererek içtim(başka türlüsünü bilmem).Onun için dans ettim tüm gece. Ona bana sahip olması için gerekli cesareti verebilmek için az ter dökmedim. İstesem onu kolayca sikebilirdim ama bunu istemedim. Bu seferlik sadece birisinin bana tüm gerçekliğiyle sahip olmasını istedim. Evet, bunun için de belki de en kötü olasılığı tercih ettim. Zaten böyle olmasa da bu kadar istemezdim herhalde. Hayır, bu söylediklerim yalan. Bir kerecik de olsa bu onun deyimiyle ‘sahte narsistliğimden’ kurtulmalıyım. Çünkü sadece o beni olduğum gibi görüyor. Yazdıklarından anlıyorum aslında o da çok heyecanlıymış. Burada yazdıklarına bakmayın asla çaktırmadı. Masasına oturduğum muhabbet etmeye çalıştığım ilk andan beri son derece soğuktu. Benim sırnaşmalarıma asla yüz vermedi. Tüm sevimliliklerime bakıp burun kıvırdı. İlk ne zamandı hatırlamıyorum. Aramızdaki muhabbet iyice ilerlemişti.(2 saatlik konuşmalarımızda saat başına cümleleri 3 Ten 4 e 5 e doğru umut veren bir grafik yakalamıştı-gülüyor).”Sana nasıl davranmamı istersin “dedi bana. ”insanlara gösterdiğin maskeyle mi yoksa gerçek yüzünle mi”, ”yanlış anlama” diye devam etti.” bu maskene son derce saygılıyım üzerinde ne kadar emek harcadığın belli oluyor. Bu yüzden bu emeğe saygı göstermemezlik etmek istemiyorum. O yüzden sormalıyım.”

Sonra anlattı benim cevap vermemi beklemeden sanırım beni şaşırtmak istemişti. Anlattıklarına göre ben sadece babasını seven küçük bir kız çocuğuymuşum daha fazlası değil. Fazlasıyla karıştırmışım bazı şeyleri tahmin ettiğine göre büyük dramların da içinde de yer almışım ama daha fazlası değilmişim. Sinirleniyorum böyle hissedeceğimi daha önce söylemesi aklıma geliyor daha da sinirleniyorum. Öfkemi kusmak istiyorum üzerine. Ben konuşmazsam onunla kimsenin konuşmayacağını ezik herifin teki olduğunu söylemek istiyorum. Öyle hüzünlü bakıyor ki gözleri söyleyemiyorum. Sanki kendisi de bunları söylemek istemiyor gibi. Benim dışımda etraftaki gördüğü gerçeklerde onu çok etkiliyor. Biliyorum, aslında ne kadar duygusal olduğunu. Biliyorum gerçekleri söylemek dışında başka bir yol bilmediği için böyle konuştuğunu .Bir kadın her anlamıyla bir erkeğe açtığında eğer ki o doğru erkekse dünyanın en mutlu kadını oluyormuş, ben onu anladım. Daha önce hiç dokunmadığı gibi dokunuyormuş ona, daha önce hiç sevişmediği gibi sevişiyormuş onunla, tenleri bir oluyormuş onun vücudunda gezinen parmakları sanki kendi vücudunun üzerindeymiş gibi samimi sımsıcacık oluyormuş.

**

Bir kadın her şeyini bu kadar mı güzel  verir bir erkeğe. Oyun oynar gibi sevişiyoruz. Oyun oynar gibi tartışıyoruz, oyun oynar gibi yaşıyoruz hayatı. Aynada kendimi artık tanıyamıyorum. Güzel dişler ve parlak bir ten…Bu ben değilim ama hiç olmadığım kadar da kendimdeyim. Sabahlara kadar konuşuyoruz birbirimizin varlığından huzur buluyoruz. Birlikte insanları çekiştiriyoruz. Her zaman biz haklıyız her zaman onlar aptal. Gülüyoruz hem de nasıl gülüyoruz kahkahalarımız etrafımızdaki insanları rahatsız ediyor, bunu da hemen bizi kıskanmalarına yoruyoruz.

**

Bana diğerleri gibi davrandı bugün. Hani söz vermişti bana o gördüğü kız çocuğu gibi davranmaya, bana her gün oyuncaklar almaya, beni koşulsuz sevmeye..

**

Adi oruspu çocuğunun biri etrafında dolanıyor. Kıskanıyorum, onu elimden almasından korkuyorum. Kanseri atlatan bir hasta gibi yeniden kanser olmaktan korkuyorum. Bağırıp çağırıyorum öfkem öfkemi besliyor. Kötü sözler söylüyorum. Kendimin bu halinden ilk defa haberdar oluyorum

**

O fazla bilmez ama ben bu zamanları biliyorum. Ardından gelen bir ayrılıp barışmaları, bitip tükenmeyen kavgaları; aşklarının hatıralarını, birbirlerine açtığı yarlarda arayan sevgilileri .O yüzden bana bu fikirle geldiğinde onu bile şaşırtan bir çabuklukla kabul ediyorum. O zamanlar ayrılmamızın üzerinden epey zaman geçmesine rağmen yapıyorum bunu. Çünkü biliyorum beni onun gibi bir başkası daha sevmeyecek. Çünkü biliyorum onun gibi bir başkası daha onun kadar benim olmayacak.

**

Her zaman gittiğimiz otele gidiyoruz. Paramın ay sonuna kadar yetip yetmemesini umursamadan pahalı bir içki alıyorum. Yanımda evden toparladığım tüm ilaçlar var. Karşılıklı oturuyoruz her zamanki gibi kahkahalarımız yankılanıyor havada . Bu sefer masanın ortasında ufak bir yığın halinde renkli renkli bir sürü hap … İçkilerimizden aldığımız her bir yudumla bir de hap atıyoruz ağzımıza. Sonra bir şeyler yazalım mı diyorum ona. Yazalım diyor. Oturup bu mektubu yazıyoruz. Hem belki biz ölünce değerlenir yazdıklarımız ailelerimiz de parayı kırar diyorum. Annem asla koklatmaz o parayı babama diyor gülüyor. Onu ilk gördüğümdeki gibi gülüyor. İkimizin de sonsuzluğun bedelini bu kadar iyi kavramış olmasına seviniyorum. Biz aşkımızı onun dediği gibi bir -yor eki altında yaşadık ve zamanın yıkıcı rüzgarlarından korumamızın da tek yolu bu. Bir hap daha atıyorum ağzıma bir hap daha…Ne zaman etki eder acaba diye yakıcı bir merak var içimde. Onun elini tutunca derhal sakinleşiyorum. O da beni görünce bir hap daha atıyor, bir hap daha bir hap daha… Biz ölüyoruz. Yaşayan aşıklara selam olsun.

 

SON

23.2.2019

ANKARA

T.K.

Kategoriler
Uncategorized

Karşılaşma

Seni, deniz kenarına getirdiğin kamp sandalyesinin konumundan tanıdım.Kimseyle muhatap olmamak için herkese arkanı dönüp yanaştırabildiğin kadar yanaştırabilmiştim kıyıya.Diğer insanlardan tiksintin o kadar barizdi ki bu duyguna bir yakınlık duymamam imkansızdı.Belki benim hayal ettiğimden biraz daha tembeldin ama “sen” olduğuna emindim.Az sonra denizden çıktın kimseyle muhatap olmama konusunda kararlılığın yere sabit bakışlarına yansımıştı.Vücudun fit ve güzeldi.Tek başına yaşayan insanlar her bakımdan güçlü olmalıydı bunu kavramıştı.Kalbimiz mi yoksa beynimiz mi yoksa ikisi birden mi döndürevermişti bakışlarımızı birbirimize.Siyah gözlerinin yabani parlaklığında kayboldum o an.Çok kısa sürdü bu ölümsüz an.Ardından boynunu bir meydan okumayla kasılı, çenen hafif yukarda, bakışlarını çevirdin benden öteye. Ben ise hipnotize olmuş bir biçimde seni izliyordum hala. Benim dikizlediğimi bilmene rağmen beni umursamadan mayonun üst kısmındaki suyu sıkıp boşalttın.Mayondan süzülen sular ayak bileğine doğru hareket ederken bileğindeki dövmeyi fark ettim ilk defa. Yeşilli kırmızılı bir yılandı bu.Sahiplenici bir biçimde diz kapağına kadar döne dolaşa sıkı sıkı sarılmıştı bacağına.Bordo havluna sarınıp sırtını bana döndün ve kıyıya yakın bir kayaya uzandın.Bacağındaki yılan bu kutsal havluyla kapanmamıştı ya da isteyerek sen kapatmamıştın;onla bakıştık bir süre.Bir bodyguard gibi seni savunmasız kaldığın bu konumda koruyordu sanki. Vücundaki bir benden daha büyük olmayan gözleri bir mürekkep lekesinden beklenilmeyeceği ölçüde korkutucuydu.Güneşin kavurduğu omuzların bir davetkarlıkla kıvrılıverdiğinde(ya da bana öyle gelmişti)bu yılanın sana yaklaşmam için geçmem gereken bir engel olduğunu kavradım.Bir ejderha bir minotaurdu o,onu yenmem için oradaydı.Hikayemize görkem katmak için oradaydı. En az senin oturduğun yer kadar izbe yerimden kalkıp sana doğru yürüdüm;daha doğrusu çekildim bende.Yılan sana olan mesafem azaldıkça daha bir korkunç görünüyordu gözüme ama bende korkak değildim kesinlikle, bir perseustum ;kanatlı sandaletlerimle sana geliyordum, medusanın başını kopartacaktım elbet.Tüm romantik hayallerim bana yardım etmek için beynimin korku bölümüne doluşuvermişti. Bende ilerledim bir aptal gibi. Varlığına engel olamadığım iğrenç bir sırıtış vardı ağzımda. Vardım yanına en sonunda nerden geldiğini şu an dahil anlayamadığım bir cesaretle uzanıp beni cezbeden omuzlarına dokundum.Yakından daha güzel olduğunu söylememe gerek yok ama şunu söylemeliyim bu hareketin ardından ağzından çıkan sözlerin sana ait olmaması için bir çok gecemi verebilirdim.

-Ay! napıyorsun be pis sapık.Kimsin sen?

-Şey pardon ben sanmıştım ki.

-Ne sanmıştın lan(lan mı).Yalnız mı sandın beni oğlum.Bir kadın yalnız başına güneşlenemez mi

Bu son söylediğiyle birlikte bütün sahilin bakışları artık üzerimize kitlenmişti.Göğsümden sertçe ittirdin beni.Hemen damladılar plajın ahlak bekçisi sakinleri.Ne yaptığımı bilmez halde sarhoş gibiydim ağzımdaki sırıtışa engel olamıyordum hala;bir şaka yaptığını düşünüyordum sanırım

-Ne gülüyorsun birader,

dedi sahilde geçirdiği umarsız pusular sonucunda afrikalı saat satıcılarına dönmüş yurdum insanı.

-Hayvana bak.Ulan utanman yok mu senin.

dedi bir başkası çirkinliğini ve basiretsizliğini yüksek ahlak anlayışın ardına saklamayı çok severdi.

Yılanlı kadınım,

-Götürün  şunu gözümün önünden kardeşler.Sizin de karınız bacınız vardır.

Başka başkası,

-Tabi yenge. Eskitelim biz bu denyoyu biraz.

Beni dövdüklerini söylememe gerek yok.Dayak bittikten sonra hala sırıtıyordum.Bunu görüp bir daha giriştiler bana;bayılmışım.Hasta yatağımda yazıyorum bunları size.Hastayım , fakat yediğim dayaktan değil uçarı hayallerimin zehriyle hastayım. Aslında bu yaşadıklarımı da yazmamın bir anlamı yok fakat olsun.Sizi uyarmalıyım bu yılanlı kadınlara karşı,sağları solları hiç belli olmaz.Bir de kendinize karşı belki de en büyük yılanın sizin zihninizde olduğunun farkına varın ve onun zehrinden korunun.

sexiest-thigh-tattoos-29